EVRİMİN MİKROBİYOLOJİK ÇÖKÜŞÜ

Evrim teorisi bilindiği gibi, canlılığın tesadüfler sonucunda meydana gelen bir hücreyle başladığını iddia eder. Daha sonra bu hücre çoğalarak yeni hücreleri oluşturmuş, bu hücreler de birleşerek ilkel canlı türlerini meydana getirmişlerdir. İlkel türler de zaman içinde gelişmiş türlere doğru evrimleşerek bugünkü modern canlıları oluşturmuşlardır. İnsan da bu evrim zincirinin en son halkasıdır.
Eğer bu hikayeye inanıyorsanız, aşağıda anlatacağımız buna benzer bir hikayeye de inanmamanız için bir sebep yok... Bu, bir şehrin hikayesidir:

Birgün çorak bir arazide kayaların arasına sıkışmış bir miktar killi toprak, yağan yağmurlar sonucunda balçık haline gelir. Balçık, güneş açınca kuruyup katılaşır ve içine karışan bazı minerallerin de katkısıyla sert ve dayanıklı bir halde şekillenir. Daha sonra, kendisine kalıp görevi gören kayalar bir şekilde ufalanıp dağılırlar ve ortaya düzgün, biçimli, sağlam bir tuğla çıkar. Bu tuğla senelerce, aynı doğal şartlarla yanında aynen kendisi gibi bir ikincisinin oluşmasını bekler. Daha sonra, benzer bir üçüncünün yanlarında meydana gelmesi için birlikte beklerler. Bu durum, aynı tuğladan aynı yerde yüzlercesinin, binlercesinin oluşmasına dek sürer. Her bir tuğlanın uygun yerde ve uygun biçimde oluşması için belki binlerce sene beklenir.


Bu arada büyük bir şans eseri, önceden oluşan tuğlalarda hiçbir zayiat olmaz. Binlerce sene fırtınalara, yağmurlara, rüzgara, kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa maruz kalan tuğlalar, kırılmaz, parçalanmaz, çatlamaz, başka yerlere savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı sağlamlıkta diğer tuğlaları beklerler. Dahası bu tuğlaların meydana geldiği ortamdaki kil ve balçık aynı doğal şartlarla bunların da üzerine yapışıp katılaşarak tuğlaları kaba, şekilsiz ve kullanışsız kitleler haline getirmez. Her nasılsa, bütün tuğlalar aynı biçim, konum ve terkiplerini korurlar.

Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca bunlar, rüzgar, fırtına, hortum gibi doğal şartların etkisiyle savrulup yanyana ve üstüste planlı bir biçimde dizilip bir bina kurarlar. Bu arada elbetteki tuğlaları birbirine yapıştıracak çimento, harç gibi malzemeler de çok uygun bir zamanlamayla "doğal şartlar"la oluşup kusursuz bir plan içerisinde tuğlaların arasına girerek bunları birbirlerine kenetlerler. Tabi bütün bu işlemler başlarken toprağın altındaki demir filizleri de "doğal şartlarla" şekillenip toprağın dışına uzanarak tuğlaların oluşturacağı binanın temelini atarlar. Sonuçta her türlü malzemesi, doğraması, tesisatıyla komple eksiksiz bir bina ortaya çıkar.

Elbette ki bina yalnızca temelden, tuğladan ve harçtan ibaret değildir. Öyleyse diğer eksikler nasıl tamamlanmıştır? Cevap çok basittir: binanın ihtiyacı olan her türlü malzeme üzerinde yükseldiği toprakta mevcuttur. Camlar için gereken silisyum, elektrik kabloları için gereken bakır, kirişler, kolonlar, çiviler, su boruları, vs. için gereken demir toprağın altında bol miktarda mevcuttur. Ahşap doğrama sorunu da, yakın bir ormandaki ağaçların, çıkan kasırga ve hortumlar neticesinde sökülüp yontularak binada kullanılmaya en uygun biçimde sel sularıyla inşaat yerine sürüklenmesiyle halledilir.

Artık bütün bu malzemenin şekillenip binanın içine yerleşmeleri de "doğal şartlar"ın hünerine kalmıştır. Esen rüzgar, yağan yağmur, biraz fırtına ve yersarsıntısının da yardımıyla bütün tesisat, doğrama, aksesuarlar tuğlaların arasında yerli yerine oturur. İşler o kadar rast gitmiştir ki tuğlalar başlangıçta "şans eseri" sanki ilerde doğal şartlarla cam diye birşeyin oluşacağını bilmiş gibi, bunların takılacağı pencere boşluklarını bırakacak biçimde dizilmişlerdir. Hatta ilerde yine rastlantılarla meydana gelecek su, elektrik, kalorifer tesisatlarının içlerinden geçebileceği boşlukları bırakmayı da unutmamışlardır.

Dediğimiz gibi, işler o kadar rast gitmiştir ki, rastlantıların milyonlarca sene her aşamasını birbirine uyumlu sağlamaya uğraştığı bu faaliyet sırasında tek bir aksilik, eksiklik, fazlalık, zamansızlık, uyumsuzluk meydana gelmemiştir. Herhangi bir aşamadaki aksilik, binanın çökmesine, parçalanmasına ya da hiçbir işe yaramayan bir tuğla yığınına dönmesine sebep olabilirdi. Fakat "tesadüfler", "rastlantılar" ve "doğal şartlar" hem zeki, titiz bir mühendis, hem disiplinli sorumluluk sahibi bir ustabaşı, hem de gayretli, maharetli bir işçi gibi çalışmışlar, muhteşem bir uyum ve işbirliği göstermişlerdir.

Sözü daha fazla uzatmayalım, eğer bu hikayeye inandıysanız, bu kadar açıklamadan sonra, şehirdeki diğer binaların, tesislerin, yapıların, yolların, kaldırımların, altyapı, haberleşme ve ulaşım sistemlerinin nasıl oluştuğunu da siz düşünüp bulabilirsiniz. Hatta eğer biraz teknik bilginiz varsa, örneğin şehrin "kanalizasyon sisteminin evrimsel süreci ve mevcut yapılarla uyumu" hakkındaki teorilerinizi açıkladığınız birkaç ciltlik son derece "bilimsel" bir eser bile hazırlayabilirsiniz. Bu üstün çalışmalarınızdan dolayı akademik bir ödüle dahi layık görülebilir, kendinizi insanlık tarihine ışık tutacak bir deha olarak görebilirsiniz.


Ancak böyle bir durumun insanın kendi akılsızlığını tescil etmekten başka bir anlamı yoktur. Çünkü her mantıklı insan bilir ki, değil bir şehir ya da bir bina, bir kağıdın üzerindeki düzgün bir harf bile tesadüfen oluşmaz. Bunlar, ancak bilinçli bir tasarımın sonucunda oluşurlar. Tesadüfler ise sadece karmaşa doğurur.

HÜCRENİN İÇİNDEKİ DÜNYA

İşte eğer bir kimse canlılığın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi ilkel dünya şartlarında tesadüflerle oluşan bir hücreden başladığına inanıyorsa, yukarıdaki şehrin hikayesine de rahatlıkla inanabilecek bir akılsızlığa sahip olması gerekir. Çünkü, tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle büyük bir şehirle benzer bir karmaşıklık derecesine sahiptir: Hücrenin sarfettiği enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışardan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuar ve rafineriler; hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu karmaşık yapının yalnızca bir bölümünü oluştururlar.


Hücrenin değil ilkel dünya şartlarında oluşması, günümüzün en ileri teknolojiye sahip laboratuarlarında bile yapay olarak—başka canlı hücrelerden sağlanan hazır organellerin biraraya getirilmesi dışında—sentezlenmesi mümkün olmamıştır. Hücrenin yapıtaşı olan aminoasitlerden ve bunların oluşturduğu proteinlerden yola çıkarak değil hücre, mitokondri, ribozom, vs. gibi hücrenin tek bir organeli bile oluşturulamaz. Dolayısıyla evrimin tesadüfen oluştuğunu iddia ettiği ilk hücre yalnızca bir hayal gücü ve fantezi ürünü olarak kalmıştır.

PROTEİNLER TESADÜFE MEYDAN OKUYOR

Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım. Çünkü değil hücrenin, hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık protein moleküllerinden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır.

Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki aminoasitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50 aminoasitten oluşan proteinlerin binlerce aminoasitten oluşan çeşitleri de vardır. Canlı hücrelerinde bulunan ve herbirinin özel bir görevi olan proteinlerin yapılarındaki tek bir aminoasitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir aminoasit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Daha aminoasitlerin "tesadüfen oluştukları" iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirmekten aciz olan moleküler evrim teorisi, proteinlerin oluşumu noktasında tamamen açmaza girmektedir.

Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olasılık hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir.

Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca "1" tanesi bu sözkonusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit zincirleridir. Diğer bir deyimle yukarıda örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin tesadüfen meydana gelme ihtimali "10300'de 1" ihtimaldir. Bu, 1'in yanına 300 adet sıfırın gelmesiyle oluşan "astronomik" sayıda "1" ihtimal ise pratikte gerçekleşmesi imkansız bir ihtimaldir. Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında bulunan diğer 1000'lerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda ise bu "imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürürüz.

Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, yalnız başına tek bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediğini görürüz. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise imkansız kavramının çok ötesindedir.



Solunum enzimlerinden Sitokrom-C. Sitokrom-C'nin görevini yapabilmesi için üç boyutlu yapıda her atomun kendisine ait yerde bulunması gereklidir. "Bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır..." (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s. 61)

Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde, proteinlerin yanısıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok kimyasal madde gerek yapı gerekse işlev bakımından belli bir oran, uyum ve tasarım çerçevesinde yeralırlar. Herbiri de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı molekül olarak görev yaparlar.

Görüldüğü gibi evrim, yegane "açıklaması" olan tesadüf teorisiyle, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten acizdir.
Türkiye'de, evrimci düşüncenin önde gelen otoritelerinden olan Prof. Dr. Ali Demirsoy da, Kalıtım ve Evrim isimli kitabında, canlılık için en gerekli enzimlerden birisi olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle ifade etmektedir:

Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir.  Ali Demirsoy, Kalitim ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları 1984, s. 61

Demirsoy, üstteki satırlarının ardından, "bilimsel amaca daha uygun" olduğu için kabul ettiği bu olasılığın ne denli gerçek dışı olduğunu şöyle itiraf eder:

... Sitokrom-C'nin belirli aminoasit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır —maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek—.- Ibid. 

SOL-ELLİ PROTEİNLER ÇIKMAZI

Evrimcilerin, canlıların oluşumunu tesadüflerle açıklama çabasını çıkmaza sokan faktörlerden biri de proteinlerin bir çeşidi olan "levo" (sol elli) proteinlerdir.
Önce levo protein kavramına açıklık getirelim.

Bütün aminoasitlerin ana gövdesini, bir karbon atomuna bağlı azot ve hidrojen atomlarından meydana gelen bir bölüm teşkil eder. Bu gövdenin yapısı bütün aminoasitlerde tıpatıp aynıdır. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve "R grubu" adıyla anılan ek bir parça vardır ki, bu grup her aminoasitte farklıdır. Aminoasite kendine has özelliğini veren de bu R grubudur. R grubu atomları, yapı olarak ana gövdenin sağ veya sol tarafında bulunabilir. Bunlardan, R grubu sol tarafta bulunanlara L-levo (sol elli) aminoasitleri, sağ tarafta bulunanlara ise D-dextro (sağ elli) aminoasitleri adı verilir. Ve her iki çeşitin de oluşma şansı % 50'dir. Aynı molekülün sağ-elli ve sol-elli biçimlerine birbirlerinin "optik izomerleri" adı verilir. Optik izomerlerin arasındaki fark, bir cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü arasındaki fark gibidir. Aynı atomlardan, aynı parçalardan, benzer bir düzende meydana gelmelerine rağmen bu moleküller, aynı sağ el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapıya sahiptirler.


Cansız dünyada bu izomerlerden eşit miktarlarda (% 50-50 oranında) bulunur. Ve insan bedeninde kullanılan 20 temel aminoasitten her biri, doğada levo ya da dextro biçimlerinde bulunabilir.

Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştır: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo aminoasitlerden meydana gelmektedir. Hatta bazı deneylerde bakterilere dextro aminoasitlerden verilmiş, ancak bakteriler bu aminoasitleri derhal parçalamışlar, bazı durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri levo aminoasitleri inşa etmişlerdir.

Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir şekilde açıklayamamaktadırlar. Canlılığın rastlantılarla oluşmuş olduğu kabul edildiğinde, böyle bir seçiciliğin nasıl varolduğu sorusu kesinlikle cevapsız kalmaktadır. Tabiatta her iki cins aminoasit de eşit miktarda bulunmakta ve her iki gruptan da aminoasitler, bir diğeriyle mükemmel bir şekilde birleşme yapabilmektedir. Öyleyse, bütün canlı organizmalardaki proteinlerin sadece levo aminoasitlerinden oluşması nasıl açıklanabilir?

Açıkça görüldüğü gibi, proteinlerin bu yeni özelliği, evrimcilerin "tesadüf" açmazını daha da içinden çıkılmaz hale getirir: "Anlamlı" bir proteinin meydana gelmesi için, az önce de anlattığımız gibi yalnızca bunu oluşturan aminoasitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında, bu aminoasitlerin hepsinin sol elli (levo) olanlar arasından seçilmiş olması ve içlerinde bir tane bile sağ elli aminoasit bulunmaması da zorunludur. Çünkü aminoasit dizisine eklenen hatalı bir dextro aminoasitin yanlış olduğunu tesbit ederek onu zincirden çıkaracak herhangi bir doğal ayıklama mekanizması da mevcut değildir. Bu yüzden tek bir dextro-aminoasitin bile levo-aminoasitlerin arasına karışmamış olması gereklidir. Bu da tesadüf ve rastlantı kavramlarını bir kez daha devre dışı bırakan bir durumdur.

Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
... Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki aminoasitlerin tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-elli ya da sağ-elli olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır. - Fabbri Britannica Bilim Ansiklopedisi, Cilt:2, Sayi 22, s. 519

Bir para milyonlarca kez havaya atıldığında hep tura geliyorsa, bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin bilinçli bir şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini kabul etmek mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır. Ancak evrimciler, bu açık gerçeğe rağmen, sırf "bilinçli bir müdahale"nin varlığını kabul etmek istemedikleri için, tesadüfe sığınmaktadırlar.

Aminoasitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapıtaşları için de geçerlidir. Bunlar da, canlı organizmalarda bulunan bütün aminoasitlerin tersine, yalnızca sağ-elli olanlarından seçilmişlerdir. Bu da tesadüfle açıklanamayacak bir durumdur.

Sonuç olarak; yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının mümkün olmadığı, baştan beridir incelediğimiz olasılıklarla kesin olarak ispatlanmaktadır: 400 aminoasitten oluşan ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece L-aminoasitlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak 2400'de, yani 10120'de 1'lik bir ihtimal elde ederiz. Bir karşılaştırma yapmak için, evrendeki elektronların sayısının bu sayıdan çok daha küçük bir sayı, yaklaşık 1079 olarak hesaplandığını da belirtelim. Bu aminoasitlerin gereken dizilimi ve işlevsel biçimi oluşturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamları doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayı birden fazla sayıda ve çeşitte proteinin oluşmasına uzatmaya kalkarsak, hesaplar tamamen içinden çıkılamaz hale gelir.

PEPTİD BAĞLARI ÇIKMAZI

Aminoasit molekülleri, kendi aralarında çeşitli kimyasal bağlarla birleşebilme özelliğine sahip moleküllerdir. Ancak proteinler, yalnızca ve yalnızca "peptid" bağlarıyla bağlanmış aminoasitlerden meydana gelirler. Yapılan araştırmalar aminoasitlerin kendi aralarındaki rastgele birleşmelerinin ancak yaklaşık % 50'sinin peptid bağı ile olduğunu, geri kalanının ise proteinlerde bulunmayan farklı bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla aynen bir proteini oluşturacak aminoasitlerin yalnızca sol elliler arasından seçilmelerinin zorunluluğu gibi, her aminoasitin de kendinden önceki ve sonraki ile yalnızca ve yalnızca peptid bağı ile bağlanmış olması gerekliliğini de ayrıca hesaba katmak şarttır.

Tüm bunların ardından, son bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor: Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları bir an için bir kenara bırakıp, yine de yararlı bir protein molekülünün "tesadüfen" kendi kendine oluştuğunu varsayalım. Ancak bu noktada da evrim bir kez daha çıkmaza girer. Çünkü bu proteinin varlığını sürdürebilmesi için, o anda içinde bulunduğu doğal ortamdan yalıtılıp, çok özel şartlarda korunması gereklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya yüzeyindeki şartların etkisiyle parçalanacak ya da başka asitler, aminoasitler ya da kimyasal maddelerle birleşerek özelliğini kaybedecek, yararsız, bambaşka bir madde haline dönüşecektir.

CANLILIĞIN ORTAYA ÇIKIŞINA CEVAP ARAYAN EVRİMSEL ÇIRPINIŞLAR

"Canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı" sorusu evrim teorisi açısından o denli büyük bir çıkmazdır ki, evrimciler bu konuya ellerinden geldiğince değinmemeye çalışırlar. Konuyu, "ilk canlılık tesadüfi bir takım faktörlerin etkileşimiyle suda oluştu" gibi sözlerle geçiştirmeye uğraşırlar. Çünkü bu konuda içine düştükleri çıkmaz, hiçbir şekilde aşılabilecek türden değildir. Paleontolojik evrim konularının aksine, bu konuda çarpıtmalar ve taraflı yorumlarla teorilerine yontabilecekleri fosiller de yoktur ellerinde. Bu nedenle, evrim teorisi daha başlangıç noktasında çok açık bir biçimde çürümektedir. Bu konuyu aşağıda detaylıca anlatacağız.

Bir noktayı akılda tutmakta yarar var: Evrim sürecinin herhangi bir aşamasının imkansız olduğunun ortaya çıkması, teorinin tümden yanlışlığını ve geçersizliğini göstermesi için yeterlidir. Örneğin sadece proteinlerin tesadüfen oluşumunun imkansızlığının ispatlanması, evrimin daha sonraki aşamalara ait tüm diğer iddialarını da çürütmüş olur. Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslarını alıp üzerlerinde spekülasyonlar yapmanın da hiçbir anlamı kalmaz.

Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği, uzunca bir süre evrimcilerin pek fazla yanaşmak istemedikleri bir sorundu. Ancak devamlı olarak gözardı edilen bu problem giderek kaçılamayacak bir sorun haline geldi ve 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir dizi çalışmayla aşılmaya çalışıldı.
İlk cevaplanması gereken soru şuydu: İlkel dünyada ilk canlı hücre nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Daha doğrusu, evrimciler bu soru karşısında ne gibi bir açıklama getirmeliydiler?

Soruların cevabı deneylerle bulunmaya çalışıldı. Evrimci bilimadamı ve araştırmacılar bu soruları cevaplamaya yönelik, fakat yine fazla ilgi uyandırmayan bazı laboratuar deneyleri yaptılar. Hayatın orijini konusunda evrimcilerin en çok itibar ettikleri çalışma ise 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan ve Miller Deneyi ya da Urey-Miller Deneyi olarak adlandırılan deney oldu.

Evrim sürecinin ilk aşaması diye öne sürülen moleküler evrim tezini sözde ispatlamak için kullanılan yegane "delil" işte bu deneydir. Aradan onlarca yıl geçmesine, büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine rağmen bu konuda hiçbir yeni girişimde bulunulmamıştır. Bu tür çabaların kendilerini desteklemediğinin, aksine sürekli yalanladığının farkında olan evrimciler benzeri deneylere girişmekten özellikle kaçınmaktadırlar.
Sonuçta evrim teorisi, değil türlerin oluşumuna, daha canlıların yapıtaşı olan hücreleri meydana getiren tek bir protein molekülünün bile tesadüfen nasıl oluştuğuna bir açıklama getirememektedir. Yani evrim daha protein aşamasında kitlenmekte, çıkmaza girmektedir. Buna rağmen bu deney, bugün bile ders kitaplarında canlıların ilk oluşumunun evrimsel açıklaması olarak okutulmaktadır.

MİLLER'İN DENEYİ

Stanley Miller, II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra Chicago Üniversitesi'ndeki hocası Harold Urey ile birlikte birtakım mikrobiyolojik araştırmalara girişti. Hedefi, milyarlarca yıl önceki cansız dünyada canlılığın kendiliğinden ve tesadüfen oluşabileceğini göstermekti. Canlıların en küçük yapıtaşları olan aminoasitlerin "tesadüfen" oluşabileceklerini ispatlayan bir deney yapmaya karar verdi.

Miller bu amaçla, ilkel dünyanın oluşumunda varolduğunu tahmin ettiği —ancak daha sonraları gerçekçi olmadığı anlaşılacak olan— bir atmosfer ortamını laboratuarında kurdu ve çalışmalarına başladı. Deneyinde ilkel atmosfer olarak kullandığı karışım amonyak, metan, hidrojen ve su buharından oluşuyordu.

Miller, metan, amonyak, su buharı ve hidrojenin doğal şartlar altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerini biliyordu. Bunları birbirleriyle reaksiyona sokmak için dışardan enerji takviyesi yapmak gerektiğinin de farkındaydı. Bu nedenle bu enerjinin ilkel atmosfer ortamında yıldırımlardan kaynaklanmış olabileceğini öne sürdü. Bu varsayıma dayanarak da, yaptığı deneylerinde yapay bir elektrik deşarj kaynağı kullandı.

Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100 °C ısıda kaynattı, öte yandan da bu sıcak ortama elektrik akımı verdi. Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan karışımdaki kimyasalları ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını oluşturan 20 çeşit aminoasitten üçünün sentezlendiğini gözledi.

Deney, evrimciler arasında büyük de bir sevinç yarattı ve çok büyük bir başarıymış gibi lanse edildi. Bu deneyin kendi teorilerini kesinlikle doğruladığına inanan evrimciler, bundan aldıkları cesaretle hemen senaryo üretme işine giriştiler. Miller sözde, aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini ispatlamıştı. Buna dayanarak, sonraki aşamalar da hemen kurgulandı. Çizilen senaryoya göre, ilkel atmosferde meydana gelen aminoasitler, daha sonra rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş ve proteinleri oluşturmuşlardı. Tesadüf eseri meydana gelen bu proteinlerin bazıları da, kendilerini, "her nasılsa" bir şekilde oluşmuş hücre zarı benzeri yapıların içine yerleştirerek ilkel hücreyi meydana getirmişlerdi. Hücreler de zamanla yanyana gelip birleşerek canlı organizmaları oluşturmuşlardı. Senaryonun en büyük dayanağı ise Miller'ın deneyiydi.

Oysa Miller deneyi geçersizliği pek çok noktadan kanıtlanmış bir göz boyamadan başka birşey değildi.

MİLLER'İN DENEYİ GEÇERSİZ ÇIKIYOR

Neredeyse elli yaşına giren bu deney, birçok yönden geçersizliği kanıtlandığı halde, bugün hala canlılığın sözde kendiliğinden oluşumu hakkındaki en büyük kanıt olarak evrimci literatürdeki yerini korur. Oysa Miller deneyi önyargılı ve tek taraflı evrimci mantığıyla değil de gerçekçi bir gözle değerlendirildiğinde, durumun evrimciler açısından hiç de o kadar umutlandırıcı olmadığı görülür. Çünkü hedefini, ilkel dünya koşullarında aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak olarak gösteren deney, birçok yönden bu hedefle tutarsızlık göstermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- Miller deneyinde, "soğuk tuzak" (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak aminoasitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, aminoasitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha ederdi.

Halbuki ultraviyole, yıldırımlar, çeşitli kimyasallar, yüksek oksijen miktarı vs. gibi unsurları içeren ilkel dünya koşullarında, bu çeşit bilinçli düzeneklerin varolduğunu düşünmek bile anlamsızdır. Bu mekanizma olmadan, herhangi bir çeşit aminoasit elde edilse bile bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardır. Kimyager Richard Bliss bu çelişkiyi şöyle izah ediyor:

Miller'ın aletlerinin can alıcı kısmı olan "soğuk tuzak", kimyasal tepkimelerden biçimlenmiş ürünleri toplama ödevi görüyordu. Gerçekten bu soğuk tuzak olmadan, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı. - Richard B. Bliss, Gray E. Parker, Origin of Life, California: 1979, s. 14
Evrim hakkındaki eleştirel çalışmalarıyla tanınan Henry Morris de, durumu şöyle açıklıyor:

Miller aygıtlarına aminoasitleri oluştuğu anda yakalayacak bir ilave yaparak onları üretildikleri ortamdan ayırmıştır. Eğer böyle yapmasaydı aynı atmosferik şartlarda o aminoasitler hemen parçalanacaklardı. Halbuki Miller'ın bu koruyucusuna benzeyen bir araç ilkel yeryüzünde yoktu. S. L. Miller, "Production of Amino Acids Under Possible Primitive Earth Conditions", Science, Sayı 117, 1953, s. 258

Nitekim Miller, aynı malzemeleri kullandığı halde soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde tek bir aminoasit bile elde edememişti.


2- Miller'ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. Bu gerçeği, 1980'li yılların ortalarına doğru konuyla ilgilenen bazı jeologlar ortaya çıkardılar. Buna göre, Miller yapay ortamında olması gereken azot ve karbondioksidi göz ardı ediyor, bunların yerine metan ve amonyak kullanmayı tercih ediyordu.

Peki evrimciler neden ilkel atmosferde ağırlıklı olarak metan (CH4, amonyak (NH3) ve su buharının (H2O) bulunduğu konusunda ısrar etmişlerdi? Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino asidin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin M. Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal, kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot (N2), karbondioksit (CO2) ve su buharından (H2O) oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler. Kevin McKean, Bilim ve Teknik, Sayı 189, s. 7

Philip Abelson da metan/amonyak modelinin geçersiz olduğunu şöyle vurgular:

Metan ve amonyak gazlarını içeren bir ilkel atmosfer hipotezinin sağlam temellerden yoksun olduğu ortaya çıktı ve gerçekten de çürütüldü. Artık jeologlar bir başka alternatif görüş benimsediler. Atmosfer ve okyanuslar, volkanlardan çıkan gazlardan oluşmuşlardı. Philip H. Abelson, "Chemical Events on the Primitive Earth", National Academy of Science Proceedings, Sayı 55, 1965, s. 1365

Sonuç olarak, ilkel dünya atmosferinin Miller'ın tahmin ettiğinden çok daha farklı gazlardan meydana geldiği ortaya çıkmıştı.

Peki bu gazlar kullanılarak yapılacak deneylerde aminoasit elde edebilmek mümkün müydü? Amerikalı bilimadamları J. P. Ferris ve C. T. Chen'in araştırmaları bu soruya gerekli yanıtı verdi. Ferris ve Chen karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir atmosfer ortamında Stanley Miller'ın deneyini tekrarladılar. Ve bu gaz karışımıyla bir tek molekül aminoasit bile elde edemediler. J. P. Ferris, C. T. Chen, "Photochemistry of Methane, Nitrogen, and Water Mixture As a Model for the Atmosphere of the Primitive Earth", Journal of American Chemical Society, Cilt 97, Sayı 11, 1975, s. 2964

Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti. Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7

3- Miller'ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli nokta da, aminoasitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde aminoasitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Bu gerçek, yapılan jeolojik incelemelerde bulunan ve yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan dünyanın en eski taşlarından anlaşıldı. Taşlarda, okside olmuş demir ve uranyum birikintileri vardı.

Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da vardır. Yapılan çalışmalar, güneşin o dönemde evrimcilerin tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını yaydığını göstermiştir. Bu ışınların, ilkel atmosferdeki su buharını ve karbondioksiti (fotodissosiasyon yoluyla) ayrıştırarak oksijen açığa çıkarmaları ise kaçınılmazdır. Bu da ilkel atmosferdeki oksijen miktarının gözardı edilemez miktarlarda olduğu anlamına gelmektedir. Charles Davidson'ın hesaplarına göre ilkel atmosferde en az 200 milyar ton oksijen bulunmalıdır.  B- Charles F. Davidson, "Geochemical Aspects of Atmospheric Evolution", National Academy of Science Proceedings, Sayı 53, 1965, s. 1200u miktardaki oksijen ise aminoasitlerin oluşmasına kesin olarak engel olacaktır. - R. T. Brinkman, "Dissociation of Water Vapor and Evolution of Oxygenic the Terrestrial Atmosphere", Journal of Geophysical Research, Cilt 74, Sayi 23, 1969, s. 5366

Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılar. Eğer deneyde oksijen kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüşecekti.

Diğer taraftan, —henüz ozon tabakası varolmadığından— çok yoğun miktarlardaki ultraviyole ışınlarına karşıkorumasız olan dünya üzerinde herhangi bir organik molekülün yaşayamayacağı da açıktır.

4- Miller deneyinin sonucunda sadece canlılık için gerekli olan aminoasitler elde edilmemiş, bunlardan çok daha fazla miktarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitler de oluşmuştu. Aminoasitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı.

Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda dextro aminoasit çıkmıştı. Bu aminoasitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu. Çünkü dextro-aminoasitler canlı yapısında kullanılamayan aminoasitlerdi. Amerikalı biyologlar Richard B. Bliss ve Gray E. Parker bu noktayı şöyle açıklarlar:

Miller deneyinde sadece hayat için gerekli molekülleri (levo aminoasitler) elde etmekle kalmamış, aynı anda evrime müdahale eden dextro aminoasitlerden oluşmuş uzun bir zincir de elde etmişti.

Sonuç olarak Miller'ın deneyindeki aminoasitlerin oluştuğu ortam canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.

Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır: Miller deneyinin, canlılığın ilkel dünya şartlarında tesadüfen meydana gelebileceğini kanıtlamak gibi bir iddiası olamaz. Olay, aminoasit sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir laboratuar deneyinden başka birşey değildir. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım oranları aminoasitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde belirlenmiştir. Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik ne fazla, tamamen istenen reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır.

Deney aygıtı, ilkel dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir zararlı, tahrip edici ya da aminoasit oluşumunu engelleyici unsuru barındırmayacak ve içeri sızmasını önleyecek biçimde izole edilmiştir.

Aminoasitlerin yapısında bulunan üç-beş elementten başka ilkel dünyada mevcut olan ve reaksiyonların seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya da bileşik deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon sebebiyle aminoasitlerin varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca birisidir. Kaldı ki hazırlanan ideal laboratuar koşullarında bile, oluşan aminoasitlerin aynı ortamda parçalanmadan varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildir. Ancak bu sorun da aminoasitleri oluştukları anda ortamdan ayıracak bir başka yapay düzenekle (cold trap) halledilmiştir.

Aslında bu deneyle evrimciler, bir anlamda evrimi kendi elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, aminoasitlerin tesadüfen değil, ancak bütün koşulları özel olarak ayarlanmış kontrollü bir laboratuar ortamında, bilinçli müdahaleler sonucunda elde edilebileceğini gözler önüne sermiştir.
Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, ancak yaratılış olabilir. Bu nedenle de canlılığın her aşaması, bizlere Allah'ın varlığını ve gücünü kanıtlayan bir delil niteliğindedir.

İLKEL DÜNYA ORTAMI VE PROTEİNLER


Daha önce saydığımız bütün tutarsızlıklarına rağmen evrimciler, aminoasitlerin ilkel dünya ortamında kendi kendilerine nasıl oluşabildikleri sorununu, Miller deneyi ile geçiştirmeye çalışırlar. Bu uydurma deneyle, bugün bile, bu sorunun çoktan çözülmüş olduğu gibi bir izlenim vererek insanları yanıltmaya devam etmektedirler.

Ancak canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasının ikinci aşamasında, evrimcileri, aminoasitlerin oluşumuyla kıyaslanmayacak derecede büyük bir problem beklemektedir: "Proteinler". Yani yüzlerce farklı aminoasitin belirli bir sıra içinde birbirlerine eklenerek oluşturdukları canlılığın yapıtaşları.

Proteinlerin doğal şartlarda tesadüfen oluştuklarını öne sürmek, aminoasitlerin tesadüfen oluştuklarını öne sürmekten çok daha akıl ve mantık dışı bir iddiadır. Aminoasitlerin, proteinleri oluşturmak üzere uygun dizilimlerde tesadüfen birleşebilmelerinin matematiksel imkansızlığını az önce olasılık hesapları ile inceledik. Şimdi ise protein oluşumunun kimyasal olarak da ilkel dünya koşullarında mümkün olmadığını göreceğiz.

LE CHâTELİER PRENSİBİ

Aminoasitler protein oluşturmak üzere kimyasal olarak birleşirken, aralarında "peptid bağı" denilen özel bir bağ kurarlar. Bu bağ kurulurken bir su molekülü açığa çıkar.

Bu durum, ilkel hayatın denizlerde ortaya çıktığını öne süren evrimci açıklamayı kesinlikle çürütmektedir. Çünkü, kimyada "Le Châtelier" kanunu olarak bilinen kanuna göre, açığa su çıkaran bir reaksiyonun (kondansasyon reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanması mümkün değildir. Sulu bir ortamda bu çeşit bir reaksiyonun gerçekleşebilmesi, kimyasal reaksiyonlar içinde "oluşma ihtimali en düşük olanı" olarak nitelendirilir.

Dolayısıyla, evrimcilerin hayatın başladığı ve aminoasitlerin oluştuğu yerler olarak belirttikleri okyanuslar, aminoasitlerin, bir sonraki aşamada, birleşerek proteinleri oluşturması için kesinlikle uygun olmayan ortamlardır. Richard E. Dickinson Scientific American'da şöyle yazar:

Eğer protein ve nükleik asit polimerleri öncül monomerlerden oluşacaksa polimer zincirine her bir monomer bağlanışında bir molekül su atılması şarttır. Bu durumda suyun varlığının polimer oluşturmanın aksine ortamdaki polimerleri parçalama yönünde etkili olması gerçeği karşısında, sulu bir ortamda polimerleşmenin nasıl yürüyebildiğini tahmin etmek güçtür.

Öte yandan, evrimcilerin bu gerçek karşısında ağız değiştirip, ilkel hayatın karalarda oluştuğunu öne sürmeleri de imkansızdır. Çünkü ilkel atmosferde oluştukları varsayılan aminoasitleri ultraviyole ışınlarından koruyacak yegane ortam denizler ve okyanuslardır. Karada ultraviyole yüzünden parçalanırlar. Le Châtelier prensibi ise denizlerdeki oluşum iddiasını çürütmektedir. Bu da evrim açısından bir başka çıkmazdır.

FOX'UN DENEYİ

Üstte açıkladığımız çıkmazla yüz yüze kalan evrimci araştırmacılar, tüm teorilerini çürüten bu "su sorunu" üzerine olmadık senaryolar üretmeye başladılar. Sydney Fox bu araştırmacıların en tanınmışlarından biriydi. Fox, su sorununu çözmek için şöyle bir teori ortaya attı: Ona göre, ilk aminoasitler, ilkel okyanusta oluştuktan hemen sonra bir volkanın yanındaki kayalıklara sürüklenmiş olmalıydılar. Kayalıkların üzerindeki aminoasitleri içeren bu karışımın içerdiği su, ısının kaynama derecesinin üzerine çıkmasıyla buharlaşmış olmalıydı. Böylece "kuruyan" aminoasitler, proteinleri oluşturmak üzere birleşebilirlerdi.


Fakat bu "çetrefilli" çıkış yolu da pek kimse tarafından benimsenmedi. Çünkü aminoasitler, Fox'un öne sürdüğü türden bir ısıya karşı dayanıklılık gösteremezlerdi: Yapılan araştırmalar aminoasitlerin yüksek ısıda hemen tahrip olduklarını ortaya koyuyordu.

Ancak Fox yılmadı. Laboratuarda, "çok özel koşullarda", saflaştırılmış aminoasitleri kuru ortamda ısıtarak birleştirdi. Aminoasitler birleştirilmiş ancak proteinler yine elde edilememişti. Elde ettikleri, birbirine rasgele bağlanmış basit ve düzensiz aminoasit halkalarıydı ve herhangi bir canlı proteinine benzemekten çok uzaktı. Richard B. Bliss ve Gray E. Parker, Fox'un deneyini şöyle tarif ediyorlardı:

Sydney Fox saf kuru aminoasitleri 150-180 0C'de 4-6 saat ısıtarak proteine benzer moleküller elde etti. Düşüncesi, ilkel dünyada da aynı olayın volkanların yakınlarında gerçekleşmiş olabileceği idi.

Bu durumda şu soruların cevaplanması gerekir:

1- Eski dünyada saf kuru aminoasitler nasıl birikebilir?
2- Eğer Fox aminoasitleri bu sıcaklıkta daha fazla bıraksaydı ne olurdu?
3- Eğer aminoasitler çok su püskürten volkanların yanında bırakılsaydı ne olurdu?
4- Fox neden deneylerine Miller'ın elde ettiği ikinci kademe moleküllerle değil, saf, kuru aminoasitlerle başladı?

Miller deneyinde sadece hayat için gerekli molekülleri (Levo aminoasitler) elde etmekle kalmamış, aynı anda evrime müdahale eden dextro aminoasitlerden oluşmuş uzun bir zincir elde etmişti. Sonraki hiçbir bilim adamı kimyasal evrimin gelecek basamağı için Miller'ın aletlerindeki molekül karışımını kullanmadı.

Burada son madde üzerinde özellikle durmakta yarar var. Moleküler evrimin temeli sayılan Miller deneyinin, geçersizliği ispat edildikten sonra bile gündemden indirilmediğini belirtmiştik. Fakat daha sonraki araştırmacılar, Miller'ın deneyinde ortaya çıkan işe yaramaz ürünleri değil, sonuç elde etmek için gerekli aminoasitleri kullandılar. Evrimciler tarafından kabul görmüş sayılan Miller deneyinin ürünleri, hiçbir evrimci tarafından kullanılmadı. Evrimin ikinci halkasının ispatı olarak gösterilen Fox deneyinde evrimin birinci halkası sayılan Miller deneyi gözardı edildi. İkinci aşaması, birincisini kabullenmeyen bir teori vardı ortada...

Fox'un sözkonusu deneyleri evrimci çevrelerde bile pek olumlu karşılanmadı. Zira Fox'un elde ettiği anlamsız aminoasit zincirlerinin (proteinoidlerin) doğal koşullarda oluşmayacağı çok açıktı. Dahası, canlıların yapıtaşları olan proteinler hala elde edilememişti. Proteinlerin kökeni problemi başlangıçta olduğu gibi hala ayaktaydı. 1970'li yılların popüler bilim dergisi Chemical Engineering News'da yayınlanan bir makalede Fox'un gerçekleştirdiği deney hakkında şöyle deniyordu:

Sydney Fox ve diğer araştırmacılar, çok özel ısıtma teknikleri kullanarak, dünyanın ilk devirlerinde hiç varolmamış şartlarda aminoasitleri "proteinoidler" adı verilen bir şekilde, birbirine bağlamayı başarmışlardır. Bununla beraber bunlar, canlılarda bulunan çok düzenli proteinlere hiç benzememektedir. Bunlar, hiçbir işe yaramayan, düzensiz lekelerden başka birşey değildirler. İlk devrelerde bu moleküller eğer gerçekten meydana gelmişlerse bile, bunların parçalanmamaları mümkün değildir. S. W. Fox, K. Harada, G. Kramptiz, G. Mueller, "Chemical Origin of Cells", Chemical and Engineering News, 22 Haziran 1970, s. 80
Gerçekten de Fox'un elde ettiği "proteinoidler" gerçek proteinlerden yapı ve işlev olarak tamamen uzaktır. Bir canlı proteininde aminoasitler, belirli çeşit, miktar, dizilim ve üç boyutlu yapıda birleştikleri için bir anlam ve işlev kazanırlar. Ortalama 400 ile 1000 arasında aminoasitten meydana gelen tek bir protein molekülü, üç boyutlu biçimine ve içerdiği aminoasitlerin sayı, çeşit ve dizilişlerine bağlı olarak tek bir hücre içerisindeki diğer binlerce protein molekülüyle beraber değişik fonksiyonlar yerine getirir.

Ancak Fox'un ürettiği dairesel biçimdeki ilkel ve düzensiz moleküllerden ibaret olan proteinoidler, bilinçli bir dizayna sahip olmadıklarından hiçbir işe yaramıyorlardı. Proteinlerle aralarında, karmaşık bir teknolojik cihazla, işlenmemiş bir metal yığını kadar fark vardı.

Dahası, bu düzensiz aminoasit yığınlarının bile ilkel atmosferde yaşama şansı yoktu. Dünyanın o günkü şartlarında yeryüzüne ulaşan yoğun ultraviyole ışınları ve kontrolsüz doğa koşullarının doğurduğu zararlı tahrip edici fiziksel ve kimyasal etkenler, bu proteinoidlerin dahi varlıklarını sürdürmelerine imkan vermeden parçalanmalarına neden olacaktı. Aminoasitlerin ultraviyole ışınlarının ulaşamayacağı şekilde suyun altında bulunmaları ise, Le Châtelier prensibi nedeniyle, söz konusu değildi.

Bu veriler ışığında bilim adamları arasında, proteinoidlerin hayatın başlangıcını oluşturan moleküller oldukları fikri giderek etkisini kaybetti.

MUCİZE MOLEKÜL DNA

Moleküler düzeyde buraya kadar incelediklerimizin gösterdiği gibi, aminoasitlerin oluşumu evrimciler tarafından hiçbir şekilde aydınlatılamamıştır. Proteinlerin oluşumu ise başlı başına bir muammadır. Üstelik, sorun yalnızca aminoasit ve proteinlerle sınırlı kalmaz: Bunlar sadece bir başlangıçtır. Bunların da ötesinde asıl olarak, hücre denen mükemmel varlık evrimciler açısından dev bir çıkmaz oluşturur. Çünkü hücre yalnızca amino asit yapılı proteinlerden oluşmuş bir yığın değildir. Yüzlerce gelişmiş sistemi bulunan, insanoğlunun halen tüm sırlarını çözemediği karmaşıklıkta bir canlı bütündür. Oysa az önce dediğimiz gibi, evrimciler, değil bu sistemlerin, hücrenin yapıtaşlarının bile nasıl meydana geldiklerini açıklayamamaktadırlar.

Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki evrim teorisi hücrenin yapısının en temelindeki bu moleküllerin varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken genetik bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA keşfi, teori için yepyeni çıkmazlar oluşturdu.


1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlarındaki iki bilim adamının DNA hakkında yaptıkları çalışmalar, biyolojide yepyeni bir çığır açtı. Birçok bilim adamı, genetik konusuna yöneldi. Yıllar süren araştırmalar sonucunda bugün, DNA'nın yapısı büyük ölçüde aydınlandı.

Burada DNA'nın yapısı ve işlevi hakkında çok temel birkaç bilgi vermek yerinde olur:

Vücuttaki 100 trilyon hücrenin herbirinin çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümden iç organlarının yapılarına kadar DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğar. Bir DNA molekülünde yaklaşık olarak 3.5 milyar nükleotid, yani 3.5 milyar harf bulunur.

Bir organa ya da bir proteine ait olan DNA üzerindeki bilgiler, gen adı verilen özel bölümlerde yer alır. Örneğin göze ait bilgiler bir dizi özel gende, kalbe ait bilgiler bir dizi başka gende bulunur. Hücredeki protein üretimi de bu genlerdeki bilgiler kullanılarak yapılır. Proteinlerin yapısını oluşturan aminoasitler, DNA'da yer alan üç nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla ifade edilmiştir.

Vücudumuzdaki organların herbiri farklı sayıda gen tarafından kontrol edilir. Örneğin; deri 2559, beyin 29930, göz 1794, tükürük bezi 186, kalp 6216, göğüs 4001, akciğer 11581, karaciğer 2309, bağırsak 3838, iskelet kası 1911 ve kan hücreleri 22092 gen tarafından kontrol edilmektedir.

DNA'daki harflerin diziliş sırası insanın yapısını en ince ayrıntılara dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanısıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 10,000 işitme siniri ağının, 2 milyon optik sinir ağının, 100 milyar sinir hücresinin, 130 milyar metre uzunluğundaki damarların ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücrenin DNA'sında mevcuttur.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda 200 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin imkansızlığı daha iyi anlaşılır. Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir. - Frank B. Salisbury, Doubts about the Modern Synthetic Theory of Evolution, s. 336

41000'de bir, "küçük bir logaritma hesabı" sonucunda, 10620'de bir anlamına gelir. Bu sayı 10'un yanına 620 sıfır eklenmesiyle elde edilir. 10'un yanında 11 tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir rakam gerçekten de kavranması mümkün olmayan bir sayıdır.

Prof. Dr. Ali Demirsoy da bu konuda şu itirafı yapmak zorunda kalır:

Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma şansı astronomik denecek kadar azdır. Ali Demirsoy, Kalitim ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları 1984, s. 39

Bütün bu imkansızlıkların yanısıra, DNA çok zor reaksiyona giren bir yapıya sahiptir. Çünkü DNA, çift zincirden oluşmuş sıkı bir helezon şeklindedir. Bu bakımdan da canlılığın temeli olması düşünülemez.
Dahası, DNA, yalnız protein yapısındaki bir takım enzimlerin yardımı ile eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Her ikisi de birbirine bağımlı olduğundan, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda mevcut olmaları gerekir. Ya da ikisinden birinin daha önce "yaratılmış" olması zorunludur. Amerikalı mikrobiyolog Homer Jacobson, bu konuda şöyle der:

İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının, çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının ve bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda birarada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu ise tesadüfen gerçekleşemez. Homer Jacobson, "Information, Reproduction and the Origin of Life," American Scientist, Ocak 1955, s. 121

Yukardaki ifadeler 1955 yılında, yani James Watson ve Francis Crick tarafından DNA'nın yapısının aydınlatılmasından iki yıl sonra yazılmıştı. Ancak bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bu sorun evrimciler için çözümsüz kalmaya devam etmektedir. Özetle, üremede DNA'ya duyulan ihtiyaç, bu üreme için bazı proteinlerin mevcut olma zorunluluğu ve bu proteinlerin de DNA'daki bilgilere göre yapılma mecburiyeti, evrimci tezleri çok somut bir biçimde çürütmektedirler.

Örneğin Alman bilim adamları Junker ve Scherer de kimyasal evrim için gerekli olan moleküllerin hepsinin sentezinin ayrı ayrı koşullar gerektirdiği ve kuramsal olarak bile elde edilme yöntemi birbirinden farklı birçok maddenin biraraya gelme şansının hiç olmadığını şöyle açıklarlar:

Şimdiye değin kimyasal evrim için gerekli tüm moleküllerin elde edileceği bir deney bilinmiyor. Dolayısı ile çeşitli moleküllerin değişik yerlerde çok uygun koşullarda üretilip, hidroliz ve fotoliz gibi zararlı etmenlere karşı korunup, yeni bir reaksiyon bölgesine taşınması gerekmektedir. Burada tesadüften bahsedilemez çünkü böyle bir olayın kendi kendine gerçekleşme ihtimali yoktur. - Reinhard Junker, Siegfried Scherer, Entstehung und Geschichte Der Lebewesen, Weyel Verlag, 1986, s. 89

Kısacası evrim teorisi moleküler düzeyde gerçekleştiği iddia edilen evrimsel oluşumlardan hiçbirini ispatlayabilmiş değildir. RNA molekülünün nasıl olup da kendine bir hücre zarı bulduğu, daha sonra hücre organellerini nasıl ortaya çıkardığı gibi birçok soru cevapsız beklemektedir.

İLKEL ATMOSFER DENEYLERİ BAŞARISIZ

Buraya kadar anlattıklarımızı kısaca özetlersek, ne amino asitler ne de bunlardan meydana gelen ve canlıların hücrelerini oluşturan proteinler, "ilkel atmosfer" ismi verilen ortamlarda hiçbir şekilde üretilememişlerdir. Dahası, proteinlerin inanılmaz karmaşıklıktaki kimyasal yapıları, sağ-el, sol-el özellikleri, peptid bağlarının oluşmasındaki zorluklar gibi faktörler, proteinlerin gelecekte de bu çeşit deneylerde üretilmelerinin imkansız olduğunu göstermektedir.

Kaldı ki proteinlerin tesadüfi bir şekilde oluştukları bir an için farzedilse bile bu hiçbirşey ifade etmez, zira proteinler tek başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Çünkü proteinler kendilerini çoğaltamazlar. Ancak DNA ve RNA moleküllerinde şifrelenmiş bir protein molekülü için bir seri üretim mümkün olabilir. DNA ve RNA olmadan bir proteinin çoğaltılması imkansızdır. DNA'da şifreli olarak kaydedilmiş 20 ayrı çeşit amino asidin belli bir şekilde sıralanması, vücuttaki herbir proteinin yapısını belirler. Oysa, önceki bölümlerde de açıkladığımız gibi, DNA ve RNA'nın rastlantılarla meydana gelmesi ihtimal dışıdır.

Hayatın başlangıcını araştıran evrimcilerin karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri, işte bütün bu moleküllerin çoğalmak için birbirleriyle yardımlaşıyor olmasıydı. DNA, içinde bilgi bulunan bir kitap gibiydi. Proteinler ise çok önemli işlemler yürütmelerine karşın, DNA'nın üzerinde yazılı bilgi olmadan üretilemiyorlardı. DNA olmadan proteinlerin, proteinler olmadan DNA'nın varolması imkansızdı. Bir protein tesadüfen sentezlenmiş olsa bile —ki böyle bir olayın ne derece imkansız olduğunu açıklamıştık— bu durum, o protein kendisini kopyalayamayacağı için hiçbirşey ifade etmeyecekti.


Dahası bir an için DNA ve RNA'nın da bir şekilde oluştuğunu farzetsek bile, bunların protein sentezlemeleri için ancak hücre gibi son derece kompleks ve özelleşmiş bir ortam gereklidir. Hücrenin de yine, DNA, RNA, proteinlerden oluşmuş organeller, enzimler ve son derece karmaşık işlemler barındıran  bir yapı olduğu düşünülürse olay bir kısır döngüye girmektedir: hücre olmadan DNA protein üretemez, DNA olmazsa protein çoğalamaz, proteinler olmazsa hücre diye birşey söz konusu olamaz...

İşte bu ve benzeri faktörlerin yavaş ve uzun süren bir dönemin sonunda bilim çevreleri tarafından kabullenilmesi sonucunda proteinlerin hayatın başlangıcı olduğuna dair teoriler geçerliliklerini kaybettiler. 1950'li yıllarda ilkel atmosfer deneyleriyle başlayan bu "protein deneyleri" dönemi, böylece birkaç on yıl geçmeden sona erdi. Artık çok az kişi, proteinlerin yeryüzünde kendiliğinden oluşabileceğine ve bu proteinlerin de hayatın başlangıcına kaynaklık edebileceğine inanıyordu.

Proteinlerin elde edilmesindeki imkansızlık, evrimcileri hayatın başlangıcını açıklamaya çalışan yeni teoriler üretmeye itmişti. Bunlardan evrimciler arasında en çok kabul göreni ise "RNA dünyası" modeliydi.

RNA DENEYLERİ DÖNEMİ

1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert ilk defa "RNA dünyası" terimini ortaya attı. Gilbert bu terimi şöyle açıklıyordu: "RNA molekülleri ve birtakım yardımcı faktörler, ilk hücresel oluşumları yerine getirebilecek yeterli enzim grubunu oluşturabilirler." Böylece Gilbert RNA'nın canlılığın başlangıcında temel etken olduğu düşüncesini geliştirdi.

RNA deneyleri dönemini incelemeden önce, RNA ve bunun hücre içindeki görevleri hakkında bazı bilgiler elde edinmemiz gerekir.

RNA, hücrede genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülüne benzer. Ancak tek bir farkla; DNA çift sarmal bir yapıya sahipken RNA molekülü tek bir zincire sahiptir. RNA'nın bu yapısı, hücre içindeki belli faaliyetleri yerine getirebilmesi açısından önemlidir. Canlı hücrelerinde RNA molekülü, protein sentezi sırasında DNA molekülüne yardım eder.

Evrimcileri RNA molekülünün hayatın başlangıcı olabileceğini düşünmeye iten nokta, canlılardaki RNA molekülünün kendi kendini kopyalama yeteneğine sahip olmasıydı. RNA molekülü, hücre içi faaliyetleri sırasında sadece kendi üzerindeki bilgiyi kullanarak kendisini kopyalayabiliyordu. 80'li yılların ortalarında RNA molekülünün "katalizör" ismi verilen bu özelliğinin keşfedilmesi, evrimcileri tekrar heyecanlandırdı. Proteinlerin aksine RNA molekülünün kendisini kopyalama yeteneğine sahip olması, bu molekülün canlılığın başlangıcı olabileceği fikrini doğurdu.

Hayal güçleri kuvvetli bilim adamları hemen bir senaryo yazmakta gecikmediler. Senaryoya göre bundan milyarlarca yıl önce, kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü atmosfer şartlarının etkisiyle tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı. Mutasyonlar ve Darwinist doğal seleksiyon mekanizması da, uzun süreler sonunda bu ilkel hücrenin daha gelişmiş bir hücreye dönüşmesine yardım etmişti.

En "saygın" evrimci bilim adamlarının hayatın başlangıcı sorununa böylesine bir çözüm önerisi ortaya atmaları, birçok kişinin yüzünde ancak bir tebessüm ifadesinin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Hayal etmesi bile güç olan bu teori, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüştü. Pekçok içinden çıkılmaz soru belirmişti: RNA kendisini kopyalarken kullanacağı yeni nükleotidleri nereden bulmuştu? Normalde hücrede son derece özel koşullar altında meydana gelen böyle bir kopyalanma işlemi, ilkel dünya şartlarında nasıl gerçekleşebilmişti? Tüm bu sorular cevapsız bırakılıyordu. 80 li yılların sonunda "RNA dünyası" deneylerinin tarihsel bir değerlendirmesini yapan tanınmış kimyager Klaus Dose şu yorumu yapıyordu:

Hayatın kökleri üzerindeki 30 yıllık kimya ve moleküler evrim araştırmaları, problemin çözümünden çok, durumun ciddiyetini anlamamıza yolaçtı. Şu andaki teoriler ve deneylerin hepsi ya başarısızlıkla sonuçlanıyor ya da görmek istemediklerimizi ortaya çıkarıyor. - K. Dose "The Origin of Life: More Questions Than Answers" Interdisciplinary Science News, Sayi 13, 1988, s. 348

Canlılardaki RNA molekülünün kendisini kopyaladığını gören bilim adamları, hemen aynı şeyin ilkel atmosfer ortamında da gerçekleşip gerçekleşmeyecegini denemek istediler. Tekrar Miller'in protein elde etmek için yapmış olduğu deneyler tekrarlanmaya başlandı, ancak bu seferki amaç, protein elde etmek değil, kendi kendini kopyalayabilen bir RNA molekülü elde etmekti. Böylece belki de canlılığın kendiliğinden yeryüzünde ortaya çıkabileceği gösterilmiş olacaktı.

Ancak bu kez evrimciler, ilkel atmosfer ortamını tekrar canlandırmak yerine direkt olarak laboratuvarlarda bu işlemi gerçekleştirmeyi denediler. Çünkü hiç kimse Miller'in yapmış olduğu gibi bir deneyin benzerinin sonucunda RNA'nın veya bunu oluşturan moleküllerin ortaya çıkabileceğini ummuyordu! Zira canlılarda bulunan RNA molekülü, bir proteinle bile kıyaslanamayacak derecede özelleşmiş bir yapıydı...

Sonunda kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü üretmek üzere batılı evrimci bilim adamlarının laboratuvarlarında hummalı bir çalışma başlatıldı. Uzunca bir süre kontrollü ortamlarda, deney tüpleri, ölçüm cihazları ve teknik aletlerin yardımıyla RNA molekülleri üzerinde çalışmalar yapılmaya başlandı. Ancak çalışmalar devam ettikçe araştırmacılar umutlarını gittikçe kaybediyorlardı; tüm çabalara rağmen laboratuvar ortamında kendisini kopyalayabilen tek bir RNA molekülü bile elde edilememişti.

RNA deneyleri sonunda gelinen en son nokta, RNA yı oluşturan "nükleotid" isimli parçaların elde edilmesi olmuştu. Ancak, bunların elde edilmesi de laboratuarlarda herhangi bir kimyasal madde elde edilmesinden farksızdı. Yani uygun şartlar (sıcaklık, basınç, kontrol sistemleri, katalizörler) ve uygun hammaddeler kullanıldığında diğer pekçok kimyasal bileşik gibi nükleotidler de laboratuvarlarda sentezlenebiliyordu. Bu deneylerin, ilkel atmosfer ortamında nükleotidlerin tesadüfler sonucu oluştuğunu kanıtlama gibi bir anlamı yoktu. Karmaşık bir formüle ve yüksek bir maliyete sahip bir kanser ilacının biyokimya laboratuvarlarında üretilmesinin onun doğada ya da ilkel dünya şartlarında kendiliğinden oluşabileceğini göstermemesi gibi... Fakat bu bile evrimcileri sanki teorilerini ispatlayan birşeyler bulmuş gibi boş bir sevince sürüklemeye yeterliydi.

RNA'lı deneyler dönemi daha nükleotidler aşamasında noktalanmıştı. Çünkü asıl aşamayı, yani "üretilmiş" nükleotidleri, kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülünü oluşturacak şekilde birleştirmeyi kimse başaramamıştı. Fransız araştırmacı Paul Auger bu durumu şöyle izah etmekteydi:

Rastgele kimyasal olaylar vasıtasıyla nükleotidler gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek tek nükleotidlerin üretilmesi —ki bu belki mümkün olabilir— ve bunların çok özel seriler halinde birbirine bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır. - Paul Auger, De La Physique Theorique a la Biologie, 1970, s. 118.

Böylece evrimcilerin değil ilkel atmosfer ortamında, kendiliğinden oluşan şartlar altında, laboratuvar ortamında bile RNA molekülünü oluşturma çabaları hiçbir sonuç vermedi. Evrimcilerin RNA molekülü üzerine kumuş oldukları tüm senaryo, başarısız deneyler sonucuna yıkılmıştı.

Buraya kadar anlatmış olduğumuz çalışmaların aslında sadece tek bir amacı vardır: Canlılığın cansızlıktan ortaya çıkabileceğini göstermek. Ama hiçbir şekilde bu amaç gerçekleştirilememiştir. Evrimciler değil binlerce proteinden oluşan bir hücreyi elde etmek, tek bir proteini, tek bir kendini kopyalayabilen RNA molekülünü bile elde edememişlerdir. Evrim teorisinin bu başarısızlıkları, canlılığın kesinlikle kimyasal süreçler sonucunda kendiliğinden ortaya çıkamayacağını ispatlamakta ve canlılığın ancak Allah'ın yaratmasıyla ortaya çıktığını göstermektedir. Evrimcilerin görmek istemedikleri bu gerçek, bilimsel bulguların daima Yaratıcı'yı göstermesi sorucunda daima karşılarına çıkmaktadır.


Nature Dergisinde yazdığı bir yazıda Sir Fred Hoyle şöyle demektedir:

Canlılığın cansız maddelerden oluşma olasılığı 1 ve onun yanında 40.000 sıfırdır... Bu ise hem Darwin'i hem de onun Evrim teorisini gömmeye yetecek büyüklükte bir sayıdır. "İlkel çorba"  ne Dünya'da ne de bir başka gezegende asla varolmamıştır. Canlığın başlangıcı kesinlikle tesadüflere bağlı değildir, bu sebeple bu ancak bilinçli ve mükemmel bir yaratmanın sonucu olmalıdır.

Charles B. Taxton ise Mystery of Life's Origin de şu yorumu yapmaktadır:

...Uzak bir galaksiden gelen bir radyo sinyali olsak, herkes bunun orada zeki varlıkların bulunduğunun bir kanıtı olduğunu bilir. Peki, Öyleyse DNA daki mesaj da acaba benzer bir delil değil midir?

EVRİMCİLERDEN İTİRAFLAR

Evrimin aslında "ispatlanmış bir gerçek" değil, ispatlanmaya çalışılan bir inanç olduğunun en büyük delili, önde gelen evrimci bilim adamlarının yaptıkları itiraflardır. Hücre içindeki benzersiz enzim sistemleri, protein ve DNA'nın üstün yapısı, bu itirafların odaklandığı noktalardan birkaçıdır.

Evrim alanındaki en geçerli kaynaklardan biri olarak kabul edilen Am Anfang War der Wasserstoff (Başlangıçta Hidrojen Vardı) adlı —ve Türkçe'ye Dinozorların Sessiz Gecesi adıyla çevrilen— kitabın yazarı Hoimar von Dithfurt, bu itirafçılardan biridir. Dithfurt, solunum sistemini oluşturan enzimlerin varlığını açıklamada evrimin nasıl çaresiz kaldığını itiraf eder. Ancak bununla birlikte evrimci bir bilim adamının salt "evrime inandığı için" böyle bir problemi göz ardı etmek zorunda olduğunu da belirtir:

Salt rastlantı sonucu ortaya çıkmış böyle bir uyum, gerçekten de mümkün müdür? Bu, bütün biyolojik evrimin en temel sorusudur. Bu soruya verilen yanıtlara göre düşünürler de öbeklere ayrılırlar. Bu soruya "evet mümkündür" yanıtı vermek, modern doğa bilimine olan inancı doğrulamak gibi bir şeydir. Biraz kötü bir niyetle ifade etmek istersek şöyle de diyebiliriz: Modern doğa biliminden yana olan bir kimse, bu soruya "evet" yanıtını verme ötesinde bir seçeneğe sahip değildir. Çünkü doğa olaylarını anlaşılır yollardan açıklamayı kendisine hedef kılmış, bunları, doğaüstü müdahalenin yardımına başvurmadan doğruca doğa yasalarına dayanarak türetmeyi amaçlamıştır. Ama işin burasında, olup biteni doğa yasalarıyla, dolayısıyla "rastlantı" ile açıklaması, söz konusu kimsenin köşeye sıkışmışlığının bir belirtisidir. Çünkü bu durumda zaten rastlantıya inanmasın da ne yapsın?

Ditfurth'un satırları arasında, "ideolojik gereklilik"i ele veren daha başka bölümler bulmak mümkündür. Bir yerde şöyle der: "... Bu karmaşık kimyasal tepkimelerin yeryüzündeki hayatın devamı bakımından vazgeçilmez oluşunu, bilimsel bir yoldan açıklamak istiyorsak, rastlantı kategorisine başvurmaktan başka bir çaremiz var mı ki?" Bir başka paragrafında, "... doğabilimsel anlayışa bağlı kalarak olayı açıklamak zorunda kalan biyolog..."  ifadesini kullanır. Yani tesadüf imkansızdır, ama bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmektense, yine de tesadüfe inanmak gerekir!...

İmkansızı kabul etmenin bir yaratıcıyı kabul etmeye tercih edildiği ortadadır. Evrimciler bu mantıkla, akıl ve mantığın sınırlarını zorlayacak başka kabuller de yaparlar. Evrimin Türkiye'deki önde gelen otoritelerinden Prof. Dr. Ali Demirsoy şöyle yazar:

... Sorunun en can alıcı noktası, mitokondrilerin bu özelliği nasıl kazandığıdır. Çünkü tek bir bireyin dahi rastlantı sonucu bu özelliği kazanması aklın alamayacağı kadar aşırı olasılıkların bir araya toplanmasını gerektirir... Solunumu sağlayan ve her kademede değişik şekilde katalizör olarak ödev gören enzimler, mekanizmanın özünü oluşturmaktadır. Bu enzim dizisini bir hücre ya tam içerir ya da bazılarını içermesi anlamsızdır. Çünkü enzimlerin bazılarının eksik olması herhangi bir sonuca götürmez. Burada bilimsel düşünceye oldukça ters gelmekle beraber daha dogmatik bir açıklama ve spekülasyon yapmamak için tüm solunum enzimlerinin bir defada hücre içerisinde ve oksijenle temas etmeden önce, eksiksiz bulunduğunu ister istemez kabul etmek zorundayız. Ancak bu enzim dizisinin tümüne rastlantı sonucu sahip olan bir hücre, serbest oksijenli atmosfere uyum yapabilecektir.

Satırlarda ortaya konan mantık yine aynı noktaya işaret eder: Evrimcilerin amacı, "dogmatik bir açıklama ve spekülasyon" diye ifade ettikleri şeyi yapmamak, yani bir Yaratıcı'nın varlığını ne olursa olsun kabul etmemektir. Buna şartlanmış durumdadırlar ve bu yüzden, kesinlikle imkansız olan varsayımları kolaylıkla kabul edebilirler.

Bu imkansız varsayımları mümkün gibi gösterebilmek için de, çeşitli mantık oyunlarına başvururlar. Harvard Üniversitesi öğretim görevlilerinden Profesör George Wald'ın, canlılığı yaratan iradenin "zaman" olduğu yönündeki açıklaması buna iyi bir örnektir:

Önemli nokta şudur; hayatın orijini, en azından bir defa vuku bulan olaylar kategorisine girdiğinden, zaman ondan yanadır. Ancak, biz bu hadiseyi ne kadar ihtimal dışı saysak da, yeterli zaman içinde mutlak manada en azından bir defa meydana gelecektir. Planın kahramanı gerçekte zamandır. Yeterli zaman verilmesiyle "mümkün olmayan" mümkün olur. Mümkün, "muhtemel" olur ve muhtemel de "hemen hemen kesin bir hal" alır. Sadece beklemek yeterlidir. Zamanın bizzat kendisi mucizeleri meydana getirir. George Wald, The Origin of Life: In the Physic and Chemistry of Life, New York: Simon & Schuster, s. 12

Görüldüğü gibi evrimci bilim adamları, gerçekte teorilerini mucizelerin ellerine teslim etmişlerdir. Açıklanamayan binlerce nokta, bu "evrimsel mucize" kelimesinin altında örtbas edilerek, teorinin yaşatılmasına çalışılır.

Ancak mucize, sözlüklerdeki tanımıyla, "insan aklının ölçülerini aşan, tabiat yasalarının dışına çıkan, düşünce değil de dini inanca dayanan oluştur."( Meydan Larousse, Cilt 9, s. 21) Evrimcilerin, evrim sürecinin kendisine "mucizeler" atfetmeleri ise, bu evrim sürecine bilimsel değil, bir tür inançla bağlı olduklarını gösterir. Bir başka deyişle, bir "evrim dini"ne inanmaktadırlar ve bu dine sadık kalabilmek için de her türlü imkansızı onaylamak durumundadırlar.