DİNLERİN EVRİMİ MASALININ ÇÖKÜŞÜ

Zaman zaman bilimsel dergilerde ya da televizyon programlarında, "ilkel toplumların kültürel evrimi" gibi başlıklara rastlarsınız. Bu tip yazı ya da haberlerde, eski çağlardaki insanların çok ilkel bir zihne sahip oldukları, bir sürü batıl inanca inandıkları, çeşitli put ve totemlere tapındıkları gibi klasik temalar tekrarlanır. Bunların yanısıra, çok önemli mesajlar içeren bir kavram da sık sık telkin edilir: "Tek tanrıcılığın ortaya çıkışı"...

Yani, sözkonusu propagandayı düzenleyenlere göre, tek tanrılı dinler—ki bunlar İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik'tir—insanlık tarihinin belirli bir döneminde ortaya çıkmışlardır. Dahası bir "evrim" sonucunda oluşmuşlardır. "Dinlerin evrimi" olarak adlandırılan bu teoriye göre, din insan yapımı bir kültürdür.

Bu propaganda, açıkça görüldüğü gibi, dinin meşruiyetini ve doğruluğunu reddeder. Allah'ın vahyi ile insanlara öğretilmiş bir inanç olmadığını, aksine bazı insanlar tarafından geliştirildiğini iddia eder. Nitekim bu nedenle de ateizmin temel dayanaklarından biridir. Allah'ın varlığını inkar edenler, dinin nasıl ortaya çıktığı sorusunu da sözkonusu teoriyle cevaplamaya çalışırlar. Yazılı ya da görsel basında rastladığınız bu yöndeki telkinler ise, dünyada sistemli olarak yürütülen ateizm propagandasının sonucudurlar.

Oysa topluma büyük bir bilimsel gerçek, antropolojik bir kanun gibi tanıtılan sözkonusu "dinlerin evrimi" teorisi, bilimsel bulgular tarafından şiddetle yalanlanmış hayali bir senaryodur. 19. yüzyılda Darwin'den ilham alan bazı ateist antropologların masa başında ürettikleri tezlerle doğmuş, ancak ilerleyen dönemlerde yapılan gerçek antropolojik çalışmalarla kesin olarak çürütülmüştür.

Bu nedenle, Darwin'in biyolojik evrim teorisi nasıl bir aldatmaca ise, ondan ilham alınarak geliştirilen dinlerin evrimi teorisi de bir aldatmacadır.

İlerleyen yazılarda bunun bazı temel delillerini inceleyeceğiz.

DİNLERİN EVRİMİ MASALI NASIL GELİŞTİ?

Günümüzden yaklaşık bir buçuk asır önce, Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı kitabının henüz ilk baskısının yapılmakta olduğu dönemlerde, evrim kavramı fikir dünyasını çoktan etkisi altına almış bulunuyordu. Çağın düşünürleri insanın çevresinde olup biten herşeyin evrimle açıklanabileceğini düşünüyorlardı. Bu fikre göre herşey, ilkelden ve basitten başlıyor, daha sonra gelişerek ve ilerleyerek en mükemmel olana ilerliyordu. Darwin bu fikrin biyolojik yönünü ele almıştı, ancak ondan sonraki düşünürler bu fikirleri psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve ekonomi gibi çeşitli bilim dallarına da uyarladılar.

Çevrede olup biten neredeyse herşey, artık bu teori çerçevesinde inceleniyordu. Örneğin ekonomi alanında Marksizm, evrimsel bir ilerlemenin kaçınılmaz olduğunu ve sonunda tüm milletlerin komünizmi kabul edeceğini söylüyordu. Psikoloji alanında Freud, insanın evrimsel olarak ileri bir tür olduğunu, ancak psikolojik olarak hala ilkel atalarının sahip olduğu güdülerle hareket ettiğini söylüyordu. Aynı şekilde sosyoloji, antropoloji, tarih gibi bilim dallarında da evrim teorisi güdümündeki fikir akımları ağırlığını koymuştu.

Tüm bu evrimsel teorilerin ortak noktası ise dine karşı cephe almalarıydı. Zaten hepsi ateist ve materyalist bir felsefi temele dayanıyorlardı. Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiyorlar, evrim fikirine de zaten bu nedenle başvuruyorlardı. Çünkü evrenin ve canlıların yaratılmış olduklarını inkar ettikten sonra, öne sürülebilecek tek iddia, bunların bir evrim süreci içinde geliştikleriydi.

Dinlerin evrimi teorileri de bu amaçla ve bu felsefi temeller üzerinde ortaya atıldı. Bu teorinin en ünlü savunucusu olan Herbert Spencer'a göre, insanlığın ilk dönemlerinde hiçbir dini inanç yoktu. İlk dinler ise ölülere tapınmayla başlamıştı. İlkel kabilede saygı duyulan bir kişi, ölümünden sonra ilahlaştırılmış olabilirdi. Bir büyücünün, bir kabile reisinin veya herhangi sebepten dolayı kendisine saygı duyulan bir kişinin ruhunun öldükten sonra hala yaşadığı farzedilir ve onu memnun etmek için çeşitli ibadetlerde bulunulurdu. Bu ibadetlerin gittikçe sistematikleşmesi sonucu din denilen tüm bir sistem ortaya çıkmış olabilirdi.

Dinlerin evrimini savunan başka antropologlar daha farklı teoriler öne sürdüler. Kimisine göre dinin kaynağı animizme (doğaya canlılık atfetme onda ruh olduğuna inanma), kimilerine göre ise totemizme dayanıyordu. Bir diğer ünlü antropolog olan E. B. Taylor'a göre, tarih içinde sıra ile animizm (tabiata canlılık atfetme), manizm (atalar kültü), politeizm (çok tanrıcılık) ve son olarak da monoteizm (tek tanrıcılık) geliyordu.


Dinlerin ilk kökeni hakkında farklı açıklamalar öne sürmelerine rağmen, bu teorilerin tek bir ortak noktası vardı: "Çok tanrılı dinlerin tek tanrılı dinlerden önce ortaya çıktıkları iddiası. Bu kabule göre insanoğlu ilk olarak çok sayıda toteme, puta tapınmıştı. Tek tanrı fikri ise MÖ ikinci binyılda Yahudiler arasında ortaya çıkmıştı. Bu tarihten itibaren Yahudiler Tevrat'ı yazmaya başlamış ve böylece tek tanrı fikrini savunan ilk kutsal kitap oluşmuştu. Bu evrimci düşünürlere göre Hz. İsa'nın getirmiş olduğu İncil ve Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu Kuran da Tevrat'ı model alarak yazılmış insan ürünü kitaplardı."

Oysa 19. yüzyılın ateist antropologları tarafından masa başında yazılan senaryolarla ortaya atılan ve sonra da hararetle savunulan bu teori, bir yanılgı ve bir aldatmacadan başka birşey değildi.

Nitekim ilerleyen dönemlerde dinlerin evrimi iddiası, hem tarihsel bulgular, hem de yapılan araştırmalarla beraber çürütüldü. Bu araştırmaların sonucunda çok önemli bir sonuca daha ulaşıldı: Bu, "dinlerin evrimi" denebilecek bir sürecin değil, "dinlerin dejenerasyonu" denebilecek bir sürecin gerçekten varolduğuydu.
Dinlerin dejenerasyonu, tek tanrılı inanca sahip toplumların, zaman geçtikçe bunu terketme ve çok-tanrılı sisteme geçme yönündeki eğilimleriydi. Dinler, daha doğrusu tüm dinlerin kaynağı olan Allah'ın Hak Dini, zamanla dejenere edilmiş, bozulmuş ve çok ilahlı putperest dinlere dönüşmüştü.

DİNLERİN DEJENERASYONU

Az önce de belirttiğimiz gibi, 20. yüzyılda dinlerin kökeni hakkında daha ciddi ve objektif araştırmalar yapılmaya başlandı. Bu sayede dinlerin evrimi teorilerinin de hiçbir bilimsel değeri olmayan, hayal ürünü senaryolar olduğu çok geçmeden ortaya çıkmaya başladı. Andrew Lang, Wilhelm Schmidt gibi ünlü antropologların önderliğinde dünya üzerindeki dinlerin incelenmesi ile ortaya çıkan sonuçlar, dinlerin evrim geçirmediklerini, aksine dejenere olduklarını gösterdi. Schmidt'in önderliğinde yayınlanan ve dinlerin kökeni konusunu ele alan Anthropos isimli dergide bu konular çok ayrıntılı olarak incelendi.

Özellikle 1900-1935 yılları arasında yapılan çalışmalarda dinlerin evrimi teorilerinin tamamen hatalı olduklarının anlaşılması, birçok antropoloğun evrimci fikirlerini terketmesine yol açtı. Ancak tüm bunlara rağmen, bazı radikal ateistler bu çökmüş senaryoyu savunmaya devam ettiler.

Bugün de hala İlahi dinlerin Allah tarafından insanlara gönderilmiş olduğunu kabul edemeyen bir kısım ateist çevreler, sanki hiçbir şey olmamış, yanlışlığı hiç ortaya çıkmamış gibi 19. yüzyıldaki öncülerinin dile getirdikleri dinlerin evrimi masalını tekrar ederler. Oysa günümüzde artık dinlerin evrimi teorilerini ciddi olarak savunmanın imkanı yoktur, çünkü bunların tamamen yanlış oldukları kesin olarak anlaşılmış durumdadır.

Aksine, antropolojik bulgular başlangıçta tek ilahlı olan dinlerin zamanla dejenere olduklarını ve çok ilahlı dinlere dönüştüklerini göstermektedir. İlk kurulduğu zamanlarda tek tanrılı bir inanca sahip olan bir topluluk, zamanla sayısız ilaha tapar hale gelmektedir. Mısır'da, Sümer'de ya da diğer tüm eski medeniyetlerde tarihsel akış hep böyle olmuştur. Başlangıçta tek bir Tanrıya tapan bu medeniyetler, zaman geçtikçe yüzlerce, binlerce, hatta onbinlerce sahte ilaha tapar hale gelmişlerdir.

MEZOPOTAMYA VE MISIR'DA DİNLERİN DEJENERASYONU

Mezopotamya ovası tarihsel kaynaklarda "uygarlıkların beşiği" olarak nitelendirilir. Gerçekten de Mezopotamya bölgesinin insan uygarlığının bir dönüm noktasına sahne olduğu bilinmektedir. Teknolojik gelişmeler, devlet sistemlerinin kurulması ve yazının gelişmesi gibi birçok faaliyetin ilk defa bu bölgede gerçekleştiği varsayılır.

Mezopotamya ovasına çok da uzakta olmayan bir yerde ise Mısır medeniyeti bulunmaktadır. Mısırlılar da Sümerlilerden kısa bir süre sonra aynı teknolojik devrimleri gerçekleştirmiş ve bilinen tarihin en eski medeniyetlerinden bir tanesi olma ünvanını kazanmışlardır. Bu iki gelişmiş medeniyetin kalıntıları, dünya tarihinin açık olarak bilinen en eski kısımlarını oluşturmaktadır. Bu medeniyetlerden daha öncesinde insanlık tarihi hakkındaki bilgiler kesin değildir ve büyük oranda tahmine dayalıdır.

Çivi yazısı tabletlerin ve Mısırlıların resimlerden oluşan garip alfabesi araştırmacılar tarafından çözüldüğü zaman, bu uygarlıkların şaşırtıcı bulguları gün ışığına çıkmaya başladı. Sayısız tanrı, tanrıça, ruhani varlıkların yaptıkları işler anlatılıyordu. Bunlar, çoğu zaman yıkıcı ve birbirleriyle mücadele halindeydiler. Zaman geçtikçe daha çok bulgu ele geçtikçe ve araştırmacılar bunları çözmekte daha başarılı yöntemler buldukça bu inanılmaz çok-tanrılı sistemin bazı detayları ortaya çıkmaya başladı. İlk bakışta birbirleriyle savaş halinde olan bu tanrıların ve diğer tüm ruhani varlıkların aralarında hiyerarşik bir düzen vardı. Yani bu varlıklardan bazıları diğerlerine göre daha üstün, bazıları daha aşağıdaydı. Dikkati çeken en önemli bir nokta da bu çok tanrıların hepsinin üstünde tek bir tanrının bulunuyor olmasıydı.


Çok tanrılı inancın içinde bir tek tanrı inancının gizli olduğunu bulan araştırmacılardan ilki, Oxford Üniversitesinden Stephan Langdon'du. Langdon, 1931 yılında elde ettiği bulguları bilim dünyasına duyururken, elde ettiği bilgilerin çok beklenmedik olduğunu söylüyordu, çünkü bu bulguların daha önceki evrimci açıklamalarla tamamen çelişmekte olduğunun farkındaydı:

Hem Sümer hem de Semitik dinlerde tek tanrılığın çok tanrılıktan önce geldiği konusunda hüküm vermekle belki yanılıyor olabilirim... Çünkü bu görüş, bugüne kadar kabul edilmiş olan genel kavramlarla tamamen zıt. Stephen H. Langdon, "Semitic Mythology", Mythology of All Races, Vol. V, Archaeol. Instit. Amer., 1931, s. xviii

Sümerlilerin tarihteki en eski medeniyet olduklarını söyleyen Langdon şöyle devam ediyordu:
Benim görüşüme göre insanın en eski tarihi, tek tanrı inancından çok sayıda tanrının ve kötü ruhların varlığının inancına doğru çok çabuk bir bozulmayı gösteriyor. Bu gerçek anlamda insanın gerilemesinin tarihi. Stephen H. Langdon, "Semitic Mythology", Mythology of All Races, Vol. V, Archaeol. Instit. Amer., 1931, s. xviii

Langdon beş yıl sonra, The Scotsman adlı dergide ise şunları yazıyordu:

Dünya üzerinde en etkili ve en güçlü kültürel etkiyi yapmış olan Sümer dininin tarihi, resimlerle yapılmış işaretler aracılığıyla insanın en eski dinsel inançları hakkında bile bizlere bilgi verir. Tüm deliller, kesinlikle başlangıçta bir tek-tanrı inancının bulunduğunu gösteriyor. Semitik kökenli halkların arkeolojik ve edebi kalıntıları da en eski zamanlarda bile ilkel bir tek-tanrı inancının varolduğunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diğer Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni olduğu teorisinin tamamen geçersiz olduğu bugün anlaşılmış durumda. Stephen H. Langdon, The Scotsman, November 18, 1936
Günümüzde Tell-Esmar olarak isimlendirilen MÖ 3000 yılına ait bir Sümer şehrinde yapılan kazılarda da Langdon'un söylediklerini tamamen doğrulayacak yeni bulgular elde edildi. Kazı çalışmalarını yönetenHenry Frankfort resmi raporunda şöyle diyordu:

Kazılarımız, tüm değerli bulgulara ek olarak Babil dinleri hakkında çok önemli bazı gerçekleri daha ortaya çıkardı. Bir sosyal sistem içinde dinsel malzemenin nasıl yerleştirilmiş olduğuna ilk defa şahit oluyoruz.
Bir tapınak ve bu tapınakta ibadet etmekte olan kişilerin evlerinin kalıntıları bulundu. Bu sebeple tek başına bir anlam ifade etmeyen bulguları bir bütün olarak değerlendirebilmekteyiz.

Örneğin, mühürlerin üzerindeki resimlerde genel olarak tanrılara yapılan tapınmalar resmediliyor. Ancak bu resimlerin tümünde bu tapınakta sadece tek bir tanrının merkezi rol oynadığı görülmekte. Bu sebeple, en eski zamandaki Sümer-Akad inanç sistemi içinde, bu tek tanrının değişik özelliklerinin ayrı ilahlar olarak görülmediği anlaşılıyor. H. Frankfort, Third Preliminary Report on Excavations at Tell Asmar (Eshnunna): Quoted by P. J. Wiseman in New Discoveries in Babylonia about Genesis, Marshall, Morgan and Scott, s. 24
Frankfort'un bulguları çok önemli bir gerçeği gösteriyordu: Çok tanrılı inanç siteminin ortaya çıkış şekli. Çok tanrılılık, dinlerin evrimi teorisinin iddia ettiği gibi insanların doğa güçlerini temsil eden bazı kötü ruhlara tapınmalarıyla ortaya çıkmamıştı. Tek tanrının değişik özellikleri çeşitli insanlar tarafından değişik yorumlanmışlar ve sonunda yıllar geçtikçe bu insanlar aynı tanrı hakkında konuştuklarını unutmuşlardı. Tek bir ilahın değişik özellikleri, zaman içinde birçok ilaha dönüşmüştü.

Ayrıca bazı kabileler veya topluluklar, tek tanrının kendileri için önemli saydıkları bazı özelliklerini almışlar ve bunları ilahlaştırmışlardı. Örneğin savaşçı bir kabilenin tek tanrının şefkat özelliğini vurgulaması veya kanunlarına çok bağlı bir topluluğun bağışlama özelliğini vurgulaması beklenemezdi. Bu nedenle ilk kabile tek tanrının "gücünü", ikincisi ise "adaletini" öne çıkaracaktı. Böylece başlangıçtaki tek tanrının değişik özellikleri vurgulanacak ve böylece çok sayıda tanrı ortaya çıkacaktı.

Langdon'un Sümer tabletlerinin tercümelerini yayınlamasından bir süre önce, Friedrich Delitzch isimli araştırmacı da benzer bir keşifte bulunmuştu. Bu araştırmacı, Babil inanç sistemi içindeki çok sayıdaki ilahın, gerçekte tek bir tanrı olan Marduk'un farklı özelliklerinden türediğini ortaya çıkarmıştı.

Tanrı Marduk'un çeşitli isimleri vardı. Bunlardan bazıları "Ninib", yani "Güç Sahibi", "Nergal" yani "Savaş Tanrısı", "Bel" yani "Tek İlah", "Nebo" yani "Mesaj Getiren İlah", "Sin" yani "Geceyi Aydınlatan", "Shamash" yani "Adalet Tanrısı", "Addu" yani "Yağmur Tanrısı" ydı. Zaman içinde Marduk'un bu özellikleri Marduk'tan ayrılıp değişik tanrılara dönüştürülmüştü. Örneğin Marduk'un "Sin" özelliği bir süre sonra "Sin" isimli ayrı bir tanrının ortaya çıkmasına yol açmış, buna da "Ay Tanrısı" ismi verilmişti. Aynı şekilde Güneş tanrısı, yağmur tanrısı gibi birçok tanrılar kısa bir süre içinde hayal gücünün etkisiyle üretilmişlerdi.


Aynı dejenerasyonun izlerini Mısır'da da görmek mümkündür. Araştırmacılar Mısır'ın başlangıçta tek tanrılı bir inanç sistemine sahip olduğunu, daha sonra bu tek tanrılı inancın güneşe tapan "Sabiilik"e dönüştüğünü bulmuşlardı. Antropolog Le Page Renouf bu konuda şunları söyler:

Mısır dininin oluşumu, çok sayıda tanrının elenerek tek tanrıya dönüşmesiyle olmamıştı. Aksine, Mısır dininin tek tanrı inancına yakın olduğu zamanlar bu uygarlığın şahit olunan en eski zamanlarına denk geliyordu. Mısır dininin son aşamaları ise tüm Mısır dininin en çok bozulmuş hali olmuştur. P. Le Page Renouf, "Lectures on the Origin and Growth of Religion" as Illustrated by the Religion of Ancient Egypt, Williams and Norgate, London, 1897, s. 90

Yine Sümer ve Babil'de de Mısır'daki gelişmelerin bir benzeri yaşanmıştır. Başlangıçta aynı tek tanrıya inanan topluluklar, zamanla çoğalmışlar ve birbirlerinden ayrılmışlardır. Değişik toplulukların tek tanrının değişik özelliklerini vurgulamaları sonucu ortaya yüzlerce tanrı çıkmıştır.

Ünlü antropolog Sir Flinders Petrie de, tek tanrılı tevhid inancını taşıyan dinlerin zaman içinde bozulduğunu söylemektedir. Üstelik bu dejenerasyon süreci, sadece geçmişte yaşamış topluluklarda değil günümüzde de gözlemlenmektedir. Mısır dini üzerine araştırmalar yapmış olan Petrie şöyle demektedir:

Eski zamanlardaki dinlerde ve din sistemlerinde birçok sınıfta tanrıya rastlanır. Ancak günümüzdeki pek çok kültürde de böyle bir yaklaşım sergilenir. Örneğin bir Hindu, sayıları gittikçe artmakta olan tanrı ve tanrıçalar arasında yaşamaktan zevk duyar... Diğerleri ise tanrılara bile tapmazlar, animistik ruhlara, şeytanlara tapınırlar...

Eğer ruhlara tapmak tek bir tanrıya tapmaya uzanan bir evrim sürecinin ilk basamağı olsaydı, bu durumda çok tanrılılığın gittikçe tek tanrılığa evrimleşmesinin kanıtlarını görmemiz gerekirdi... Bunun tam aksine tek görebildiğimiz, din sistemleri içinde tek tanrı inancının her zaman ilk basamak olduğudur...

Çok tanrı inancını ilk oluşumuna kadar izleyebildiğimiz heryerde, bunun tek tanrı inancının bir çeşitlemesi olduğunu görüyoruz... Anladığımız kadarıyla, her bir şehrin tek bir tanrısı vardı, sonradan buna diğerleri eklenmişti. Benzer şekilde Babil şehirlerinin de aslında tek bir üstün tanrıları vardı, sonra şehirler birleşince tanrılar da birleştirildi ve sonunda ortaya çok tanrılı bir tapınma şekli çıktı. Yapmış olduğumuz incelemelerde aslında bir şehir içindeki her grubun kendi tek tanrısı olduğunu görebiliyoruz. Sir Flinders Petrie, The Religion of Ancient Egypt, Constable, London, 1908, ss. 3-4.

HİNDİSTAN'DA ÇOK TANRILIĞIN KÖKENİ

Uygarlıkların beşiği olan Mezopotamya ve Mısır bölgesinden biraz daha doğuya uzandığımızda Hindistan'a geliriz. Hint kültürü, Ortadoğu kültürleri kadar eski olmasa da, yine dünyanın eski ve en gelişmiş medeniyetlerden birisi sayılmaktadır.

Hindistan dinlerinde tapılan ilahlar neredeyse sayısızdır. Bu dinlerini inceleyen en önemli araştırmacılardan bir tanesi ise Andrew Lang'dır. Lang, uzun araştırmaları sonucunda, çok tanrılı dinlerin Ortadoğu'da çıkış sürecinin bir benzerinin Hindistan'da da yaşanmış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak Hindistan'da çok tanrılı kültür kesintiye uğramadan binlerce sene boyunca devam etmiş, bu sebeple tapınılmakta olan sahte tanrıların sayısı yükselmiştir. Sümer'de tapınılan tanrıların sayısı binlerle ifade edilirken bu sayı Hindistan'da onbinlere çıkmıştır.

Edward McCrady de, Hintlilerin "Veda" isimli kanun kitaplarını incelerken, Hint kültürünün erken dönemlerinde tanrıların tek bir üstün tanrının değişik özellikleri olarak yorumlandıklarını yazar. (Edward McCrady, Genesis and Pagan Cosmogonies , Trans. Vict. Instit. 72 (1940): s. 55) Batılı araştırmacılar Veda kitabındaki ilahilerin en erkeninin MÖ 1500-1200 tarihleri arasında bulunduğunu söylerler.( MacNicol, The Hindu Scriptures, Everyman's Library, Dent, London, 1938, s. Xiv) Ancak Hintlilerin kendileri bunların çok daha eskilere dayandığını iddia etmektedirler. Bunların tarihleri her ne olursa olsun, burada açık olarak tek-tanrılı tevhid inanışının bozuluşunun izlerini görmek mümkündür. Konuyu inceleyen önemli araştırmacılardan Max Müller, başlangıçta tek tanrı inancının bulunduğunu kabul etmektedir:

Veda'da tek tanrı inancının çok tanrı inancından daha önce olduğunu görüyoruz. Çok uzun bir zaman geçtikten sonra bile sayısız tanrılar arasında tek bir sonsuz Tanrının hatırası, göğü bir sis gibi sarmış olan putperest anlayışın arasından mavi göğün belirivermesi gibi ortaya çıkıyor. 36 Max Muller, History of Sanskrit Literature: Quoted by Samuel Zwemer, s. 87.


Bundan da bir kez daha anlaşılmaktadır ki, dinlerin evrimi değil, dini inançların dejenerasyonu, yani zaman içinde bozulması sözkonusudur.

AVRUPA'DA ÇOK TANRILI İNANCIN KÖKENİ

Ortadoğu ve Hindistan'dan daha batıya, Avrupa'ya uzandığımızda aynı dejenerasyonun izlerini görmek mümkündür. Örneğin Eski Yunan'ın dini inançları üzerine araştırmalar yapmış olan Axel W. Persson, Tarih Öncesi Yunan isimli eserinde şöyle der:

İlk baştan beri varolan Tek Tanrı, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördüğümüz sayısız önemli önemsiz tanrısal kişiliklere dönüşmüştür. Benim görüşüme göre bu birçok ilahın varlığı, tek ve bir olan bir tanrıyı tanımlayan değişik isimlerin zamanla değişik yorumlanmasına bağlıdır. 37 Axel Persson , The Religion of Greece in Prehistoric Times, U. of California Press, 1942, s. 124


Aynı dönüşümün izlerini İtalya'da da takip etmek mümkündür. Rosenzweig, ( Book review, American Journal of Archaeolgy, 43 (1939): s. 170-171. )erken Etrüsk dönemine rasgelen Iguvine Tabletleri üzerinde yaptığı incelemelerde "ilahlar ilk olarak sıfatların değişik özellikler olarak yorumlanmasından ortaya çıkmaktadır" demektedir.

Kısacası yaklaşık bir yüzyıldır ele geçirilen tüm antropolojik ve arkeolojik bulgular, toplumlarda önce tek tanrı inancının var olduğunu, ancak bunun zamanla bozulduğunu göstermektedir. Başlangıçta her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve çok bağışlayıcı olan Allah'a inanan toplumlar, zamanla O'nun sıfatlarını ayrı ayrı tanrılar olarak düşünmüş ve birden fazla ilaha tapınmaya başlamışlardır. Yani orijinal ve gerçek olan din, tek ilah olan Allah'a ibadet edilen dindir. Çok ilahlı dinler ise bu asıl dinin dejenere edilmesiyle ortaya çıkmışlardır.

DİNİN GERÇEK KÖKENİ

Bu bölüm boyunca incelediğimiz antropolojik bilgiler, bizlere dinin bir toplumda ilk kez ortaya çıktığında tek bir ilaha ibadet etmeyi emreden bir inanç olduğunu, ancak sonları giderek çok ilahlı hale geldiğini, putperest inançlara dönüştüğünü gösteriyor. Bu ise, "dinlerin evrimi" teorisinin, aynı Darwin'in biyolojik evrim teorisi gibi bir safsata olduğu anlamına gelir.


Peki ama dinin kökeni evrim olmadığına göre nedir?

Mantıksal bir analiz yaptığımızda bunun cevabını bulabiliriz: Din bir toplumda bir evrim süreciyle ortaya çıkmadığına göre, o topluma "dışarıdan" öğretilmiş olmalıdır.

Bu analizi ilerletirken bir noktaya daha dikkat etmek gerekir: Yeryüzünün farklı coğrafyalarında doğup büyümüş olan kadim dinlere baktığımızda, bunların çok fazla ortak inanç içerdiklerini görürüz. Aralarında kültürel bir alışveriş yaşanmasının mümkün olmadığı toplumların dinlerinde, melek, cin ve şeytan gibi insan tarafından algılanamayan varlıklardan, ahiret gibi kavramlara, insanın çamurdan yaratılmasından, yapılan ibadet şekillerine kadar birçok ortak yön bulunmaktadır. Örneğin Nuh Tufanı ile ilgili bilgiler, Sümer kayıtlarından Galler efsanelerine, Çin yazıtlarından antik Litvanya inanışlarına kadar pek çok farklı kültürde bulunabilir.( Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Kavimlerin Helakı ve Dejenerasyonu, Vural Yayıncılık, 1997)

Bu gerçek ise bizlere, dinin eski toplumlara hem tek ilahlı bir inanış olarak "dışarıdan" girdiğini, hem de hep aynı kaynaktan geldiğini gösterir. Dünyanın dört bir yanındaki farklı kültürler, aynı kaynaktan gelen ve tek bir ilahın varlığını haber veren dinlerle eğitilmişlerdir.

Bunun bizi hangi noktaya ulaştırdığını görmek ise çok kolaydır: Açıktır ki din, insan-üstü bir kaynaktan gelmiş ve tüm toplumlara da aynı kaynaktan öğretilmiştir.

Bu insan-üstü kaynak, tüm evrenin ve insanların yaratıcısı olan Allah'ın indirdiği vahiydir. O, tarihin her döneminde kullarının bazılarını elçi (resul) olarak seçmiş, onlar aracılığıyla kendisini insanlara tanıtmış ve insanlar için seçtiği dini bildirmiştir. O'nun son vahyi olan Kuran, "her topluluk için bir hidayet önderi vardır" (Rad Suresi, 7) hükmü ile bu gerçeği haber verir. Bir başka ayette ise, Allah'a isyan ettikleri için helak edilen toplumlardan söz edilirken şöyle denir:

"Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz. Hatırlatma (yapılmıştır); biz zulmedici değiliz." (Şuara Suresi, 208-209)

Allah, Kuran'ı vahyetmekte olduğu Hz. Muhammed'e hitaben de şöyle der: "Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik." (Hicr Suresi, 10)

Dinin kökeni, Allah'ın tarihin her döneminde farklı kültür ve toplumlara gönderdiği bu elçilerdir. Bu seçilmiş insanlar, toplumlarına hep bir ve tek olan Allah'a iman ve kulluk etmeleri gerektiğini öğretmişler, O'nun ve yarattığı evren hakkında hep aynı bilgileri vermişlerdir. Dinlerin dejenerasyonu ise bu seçilmiş elçilerin getirdikleri dinin zaman içinde insan eliyle bozulması, çok tanrılı ilahlara dönüştürülmesidir.

İnsanlığın kurtuluşu ise bu elçilere ve onların miras bıraktıkları İlahi kitaplara uymakla mümkündür. Bu İlahi kitapların sonucusu olan—ve Tevrat ve İncil gibi tahrif edilmemiş olan—Kuran, işte bu nedenle bugün insanlığın en büyük yol göstericisidir