BÜYÜDEN KURTULABİLMEK

Tesadüflerin karmaşa ve düzensizlikten başka birşey oluşturamadığını gözleriyle gördükleri halde, evrendeki ve canlılıktaki düzenin tesadüfen ortaya çıktığını savunan bilimadamları vardır. Bu gerçekten de çok ilginç ve bir o kadar da çelişkili bir tutumdur.

Örneğin bir biyolog, bir protein molekülünün yapısının çok karmaşık olduğunu gözleriyle görür. Bu karmaşıklığın içinde inanılmaz bir düzen olduğunu ve bu düzenin tesadüflerle kendi kendine oluşma ihtimalinin olmadığını gayet iyi bilir. Ama buna rağmen, canlılığın yapıtaşı olan proteinin, milyarlarca yıl önce ilkel dünya şartlarında rastlantılar sonucunda oluştuğunu iddia eder. Bu akıl almaz bir iddiadır. Bununla da kalmaz, bir değil, milyonlarca proteinin tesadüflerle oluşup, sonra inanılmaz bir plan ve düzen içinde biraraya gelerek ilk canlı hücreyi oluşturduklarını da çekinmeden bu iddiasına ekler. Hatta bu iddiasını gözü kapalı bir inatçılıkla da savunur. Bahsettiğimiz "evrimci" bir bilimadamıdır.

Oysa aynı bilimadamı, boş bir arazide yürürken üstüste dizilmiş üç tuğla görse, bunların tesadüfen meydana gelip sonra yine tesadüfen üstüste dizildiklerine hiçbir ihtimal vermez. Hatta böyle bir inanca sahip bir kimsenin aklından zoru olduğunu düşünür. Peki, sıradan olayları normal değerlendirebilen bu insanlar, nasıl olup da konu kendilerinin ve etrafındakilerin varlığını araştırmaya gelince bu derece akılsızca hatta delice bir tutum sergileyebilmektedirler?

Bu davranışın "bilimsellik" adına olduğunu söylemek mümkün değildir! Çünkü bilim, ihtimalleri eşit olan bir olayda bile her iki ihtimal üzerinde düşünmeyi, her ikisinden de şüphe etmeyi gerektirir. Oysa değil canlı bir hücrenin, onun milyonlarca proteininden tek bir tanesinin bile doğal şartlarda rastlantılarla oluşmasına imkan ve ihtimal yoktur. İlerleyen bölümlerimizde de örneklerini vereceğimiz gibi, olasılık hesapları bu gerçeği defalarca ortaya koymuştur.

Bu durumda geriye tek bir ihtimal kalmaktadır. Canlılık tesadüfen oluşmamışsa bilinçli bir biçimde varedilmiştir. Diğer bir deyimle "yaratılmış"tır. Yani, tüm canlı varlıklar, üstün, güçlü ve ilim sahibi bir yaratıcının dilemesiyle varolmuşlardır. Buraya kadar anlaşılacağı gibi, bu gerçek yalnızca bir inanç biçimi değil, akıl, mantık ve bilimin vardığı ortak bir sonuçtur.

Bu durumda yazının başından beri sözettiğimiz "evrimci" bilimadamının bu iddiasından bütünüyle vazgeçmesi, açık ve ispatlanmış gerçeğe teslim olması gereklidir. Fakat o böyle yapmadığı gibi gerçeklerle yüzleştiği her durumda, öfkesi, inadı ve ön yargıları bir kat daha artar.

Onun bu tutumu tek bir kelimeyle açıklanabilir: "inanç". Zira, gerçeklerle gözgöze geldiği halde, bunlara gözünü kapayıp, hayalinde kurduğu bir senaryoya ömrü boyu bağlanmanın başka bir tarifi olamaz.
Fakat bu inanç, akıl, mantık ve bilimle köklü bir biçimde çatıştığı için ancak "batıl inançlar" kategorisinde incelenebilir.

Türkiye'nin önde gelen evrimci biyologlarından birisinin yazdığı bazı satırlar, bu körü körüne inancın doğurduğu yargı ve muhakeme bozukluğunun etkisini görmemiz için çok ideal bir örnek oluşturur. Söz konusu bilimadamı, canlı organizmalarda bulunması zorunlu olan proteinlerden biri olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşabilmesi konusunda şunları söylemektedir:

"Bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denilecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu evrende bir defa oluşacak kadar az olasılığa sahiptir, denebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O halde birinci varsayımı irdelemek gerekiyor." (Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları 1984, s. 61.)

Görüldüğü gibi, "sıfır denecek kadar az" olan bir olasılığı kabul etmek, söz konusu bilimadamına yaratılışı kabul etmekten daha "bilimsel" gelmektedir. Oysa bilimin kurallarına göre, ortada iki alternatif açıklama varsa ve bunların biri pratikte "sıfır" anlamına geliyorsa, o halde diğer ihtimali kabul etmelidir. Oysa söz konusu dogmatik yaklaşım, yukarıda alıntı yaptığımız evrimci yazarı ve aynı yaklaşıma sahip pek çok bilimadamını ne yazık ki akla ve sağduyuya tamamen aykırı bir kabule götürmektedir.

Bilim dünyasındaki önde gelen isimlerin önemli bir bölümünün ateist ya da "agnostik" (Allah'ın varlığından kuşku duyan) olmalarının nedeni işte bu bahsettiğimiz tek taraflı dogmatik bakış açısıdır. Bu büyünün etkisinden kendilerini kurtaran ve açık bir muhakeme ile düşünenler ise, Allah'ın açık varlığını kabul etmekte hiç tereddüt etmezler. Bunlardan biri olan ve son yıllarda giderek yayılan "intelligent design" (bilinçli dizayn) teorisinin en önde gelen isimlerinden Amerikalı mikrobiyolog Dr. Michael J. Behe, canlılardaki "dizayn”ın, yani yaratılışın varlığını kabul etmekte direnen bilimadamlarını şöyle anlatır:

"Son kırk yıl içinde, modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Bunun için harcanan emek ise gerçekten çok büyüktü. Onbinlerce insan, bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki uzun çalışmalara adadılar... Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: "Dizayn!" Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer, onbinlerce insanın "Evreka" çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı... Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine, hücrede keşfedilen kompleks yapı karşısında, utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilimadamı bundan rahatsız oluyorlar. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar; çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar.

Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan açık dizayn entellektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor? Çünkü, bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister istemez Allah'ın varlığını kabul ettirmeyi çağrıştırıyor onlara."( Michael J. Behe, Darwin's Black Box, New York: Free Press, 1996, ss. 232-233.)

İşte dergilerde, televizyonlarda gördüğünüz, belki kitaplarını okuduğunuz ateist evrimci bilimadamlarının durumu budur. Bu insanların yaptıkları tüm bilimsel araştırmalar, kendilerine bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ancak onlar aldıkları materyalist eğitim ve paylaştıkları bilimsellik psikolojisi ile o denli körleşmiş ve duyarsızlaşmışlardır ki, her şeye rağmen inkarlarını sürdürürler.


Allah'ın açık delillerini sürekli görmezden gelen bu kişiler tümüyle duyarsızlaşırlar. Dahası, bu duyarsızlıklarından kaynaklanan cahilce bir kendine güven duygusuna kapılırlar. Hatta, "eğer bir Meryem Ana heykelinin sizlere el salladığını görseniz dahi, bir mucize ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın... çok küçük bir olasılıktır, ama belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi, tesadüfen, bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler" diyen ünlü evrimci Richard Dawkins gibi, saçmalamanın bir erdem olduğunu sanmaya başlarlar. ( Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, London: W. W. Norton, 1986, s. 159.)

Kuran, insanlık tarihi boyunca inkarcıların sahip oldukları bu ortak psikolojiyi çok güzel tarif etmektedir:

Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)

Kuran'ın bu ayetinden de anlaşılacağı gibi evrimcilerin sahip olduğu bu zihniyet öyle kendilerine özgü, orijinal bir tutum değildir. Bunlar kendilerinden önce inkar eden atalarının taşıdıkları aynı kafayı, aynı zihniyeti, aynı yaklaşımı ve aynı psikolojiyi bire bir taşımaktadırlar.

Bu bilimadamlarını gören sıradan insanlar ise, Allah'ın varlığının gerçekten de kuşkulu bir konu olduğunu, bilimin aksini gösterdiğini, evrim teorisini desteklediğini düşünmektedirler. Bu kişilerin kitaplarını okuyarak, onların gözlerini kör eden bilimsellik büyüsünü paylaşmakta, aynı duyarsız psikolojiye girmektedirler.

Oysa insan kendisini bu büyüden kurtarır ve açık, ön yargısız, taassupsuz bir biçimde düşünürse, apaçık olan gerçeği görür. Modern bilimin de her yönden gözler önüne serdiği bu kaçınılmaz gerçek, canlıların tesadüfen değil, bilinçli bir yaratılış sonucunda ortaya çıktıklarıdır. İnsanoğlu sadece kendisinin nasıl varolduğunu, bir damla sudan nasıl oluştuğunu düşünse ya da herhangi bir canlının mükemmel özelliklerini incelese bile, bu yaratılış gerçeğini kolaylıkla görebilir.

Bu sitenin ilerleyen bölümlerinde modern bilimin evrimci inanışı çökerten bulgularını inceleyecek ve Allah'ın varlığının açık delillerini gözler önüne sereceğiz. Bu yazıları okuyan kişilerden  beklenen, insanların muhakemesini kapatan, akıllarını kör eden o büyüden silkinip burada anlatılanları samimi olarak düşünmesidir.